İki yıl Darülfünun’un rektörlüğünü yapan, ancak 1933’teki ‘Üniversite Reformu’nda kadro dışı bırakılan İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, ülkemizde esas meselenin ne olduğunu (günümüz Türkçesiyle) şöyle özetlemişti: ‘Fikir ve tartışma özgürlüğü bu milletin vicdanında henüz yer tutmamıştır. Şimdiye kadar Darülfünun’un özerk olmaması bundandır. Bilimin esaretindeki sebep, yalnız bir toplum ve tahammül meselesi değil, aynı zamanda bir teşkilat meselesidir. Bizde Darülfünun öğretmenlerinin çoğu memurdur. Memur olmasalar da görevden alınma ve atanmaları hükümete ait olan kişilerdir. Yönetici kadrolar tarafından bu kadar kolayca etkilenen kimselerde düşünce özgürlüğü, millet fikri güç yaşar.” Bu sözleri hatırlatan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 21 üniversiteye yeni rektör atarken, üniversitelerinde en yüksek oyu alan bazı adayların yerine, daha alt sıralardaki adayları tercih etmesiyle patlak veren istifa krizi.
AB KRİTERLERİ . Bu krizin temelde Baltacıoğlu’nun tarif ettiği malum sorundan kaynaklandığını söylemek yanlış değil. Bilindiği gibi, dünyanın gelişmiş ülkelerinde, rektör belirleme süreçleri, bazı durumlarda bakanlık ya da hükümet onayına tabi olmakla birlikte, esas olarak siyasi otoriteden bağımsız gerçekleşiyor. Avrupa’da özellikle son 10 yılda üniversitelerin yönetsel ve mali özerkliği güçleniyor, yönetimleri saydamlaşıyor, kalite değerlendirme ve hesap verme sistemleri güçlendiriliyor, klasik akademik organlara yeni organlar ekleniyor, bunlara üniversite için ve dışı paydaşların katılımı teşvik ediliyor. Bizde ise, hiçbir iktidar, 12 Eylül’ün kötü miraslarından YÖK’ü kaldırmaya yanaşmıyor, aksine onu küçük çıkarları için kullanmaya çalışıyor. Üniversiteleri özgür kılmak yerine kendine bağlamaya uğraşıyor. Acaba AKP sistemin tüm parçalarının demokratikleştirilmesinin hayati önemini ne zaman kavrayacak? Bu haftaki yazımız, Darülfünun’dan üniversiteye geçme sürecine dair.
BİRİNCİ DARÜLFÜNUN . ‘Dar’ kelimesi Arapçada ev anlamına gelir ama okul, mektep anlamı da taşır. ‘Fünun’ ise ‘fenler, bilgiler’ demektir Yani Darülfünun, ‘Fenler/Bilgiler Okulu’ demektir. Böyle bir okul kurulmasına ilişkin çalışmalar, Mart 1845’te, Sadrazamı Sait Paşa tarafından başlatılmış, Sultanahmet’te, şimdiki Adliye Sarayı’nın olduğu yerde Darülfünun binası yapılmasını kararlaştırmıştı. İtalyan mimarlar Fossati Kardeşler işe koyuldu ama bina ancak 17 yıl sonra bitebildi. O da eksik gedik. Bunun üzerine bitmiş odalarda, halka açık serbest konferanslar verilmesine karar verildi. Belirli bir programı ve öğretim kadrosu olmayan bu ‘Birinci’ Darülfünun, Ahmet Vefik Paşa, Cevdet Paşa, Derviş Paşa, Müneccim Paşa ve Hekimbaşı Salih Efendi gibi meşhurların verdiği derslerle faaliyete başladı. İzleyici sayısının beş yüz kişiye kadar çıkması üzerine Nuri Efendi Konağı’na taşınıldı. Tam hocaların anlattıkları muhafazakâr çevreleri rahatsız etmeye başlamıştı ki, konak ünlü Hocapaşa Yangını’nda kül oldu da, ‘Birinci’ Darülfünun macerası sona erdi.
DİNÎ TAASSUP . 1870’de, Maarif Nazırı Saffet Paşa, Paris’te çalışmış Hoca Tahsin ve Panislamist düşünür Cemalettin Afganî’nin çabaları ile Çemberlitaş’ta şimdi Basın Müzesi’nde ‘Hikmet (Felsefe) ve Edebiyat’, ‘Hukuk’, ‘Tabiat’ ve ‘Riyaziyat’ olmak üzere dört şubeden oluşan ‘İkinci Darülfünun’ açıldı. Darülfünun-ı Osmanî olarak anılan bu okul da iki sene sonra kapandı. Kapanma nedenleri arasında; Viyana elçisi Şekip Efendi’nin, Avusturya’da 1848 ihtilalinde üniversitelerin monarşinin yıkılması için çaba gösterdiğini yazması, Hoca Tahsin Efendi’nin havanın canlılar için önemini belirtmek amacıyla havasını boşalttığı cam bir fanusa koyduğu güvercinin ölmesi, bir Ramazan akşamı verilen konferansta Cemaleddin Afganî’nin peygamberliğin ‘sanat’ olduğunu söylemesi vardı. Darülfünun’un Reisi Hoca Tahsin, görevden azledildiğinde duygularını şu beyitle dile getirmişti: “Cehâlet mültezem, kesb-i kemâldir cünhâmız bildim/İlâhi cürm-u tahsil-i ilimden tövbeler olsun.” (Cahilliğin gerekli, olgunluk kazanmanın suçumuz olduğunu bildim. Ey Allah’ım ilim tahsili suçundan tövbeler olsun!) Tahsin Efendi yine de şanslıydı, çünkü Cemaleddin Afganî İstanbul’dan sürülmüştü…
OKUL DAYANMIYOR . Neyse ki, hemen 1874’te Galatasaray Sultanîsi içinde okulun müdürü Sava Paşa’ya ‘devlete yük olmamak’ ve ‘önceki Darülfünunların kaderine uğramaması için ihtiyatlı davranmak’ kaydıyla ‘Üçüncü’ Darülfünunu açmak için yetki verildi. ‘Hukuk’, ‘Fen’ ve ‘Edebiyat’ şubelerinden oluşan ve Darülfünun-ı Sultanî adı verilen okulun öğretim dili Fransızca olduğu için yalnız Galatasaray Sultanîsi mezunları gidebiliyordu. Gayrimüslim öğrencilerin çoğu burslu olduğu için mali sorunlar boy gösterdi ve yedi yıl sonra bu okul da kapandı.
ZARARLI CERAYANLARA KARŞI . Bu sefer aradan yıllar geçti. II. Abdülhamit’in cülusunun 25. yıldönümüne rastlayan 31 Ağustos 1901’de, Cağaloğlu’nda, yakın zamana kadar İstanbul Kız Lisesi olarak hizmet veren binada, ‘Darülfünun-ı Şahane’ adıyla ‘dördüncü’ Darülfünun açıldı. Bir önceki bölümlere ‘Dinî İlimler’ şubesi eklenmiş, öğrenim paralı hale getirilerek öğrenci sayısı sınırlandırılmıştı. Ama en önemlisi, çok sıkı idari kontrol oluşturulmuştu. Abdülhamit’in amaçlarından birinin, Osmanlı gençlerinin eğitim gerekçesiyle Avrupa’lara gidip ‘zararlı cereyanlarla’ tanışmasının önlenmesi olduğu söyleyenler olacaktı.
TUĞBA AĞACI NAZARİYESİ . Adı ‘İstanbul Darülfünunu’ olarak değiştirilen üniversite, 21 Ağustos 1909’da Vezneciler’de şimdiki Fen ve Edebiyat Fakültesi’nin olduğu yerdeki Zeynep Hanım Konağı’na taşındı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.