Bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir dizi iç ve dış nedenle Tek Parti Dönemi’ne son vermek gerekmiş, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1 Kasım 1945’te yaptığı Meclis’i açış konuşmasında, politik sistemin başlıca eksikliğinin, hükümeti eleştirecek bir muhalefet partisinin bulanmaması olduğunu söyledikten yaklaşık bir ay sonra, 7 Ocak 1946’da, CHP’nin has kadrolarından Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuad Köprülü önderliğinde Demokrat Parti (DP) kurulmuştu. İnönü, partiyi kurmak için onayını almaya gelen Celal Bayar’a, eğitim seferberliğinden, laiklikten ve mevcut dış politikadan sapılmaması şartıyla icazet vermişti. Ancak, 14 Mayıs 1950 seçimlerinden “Yeter Söz Milletindir” diyerek ezici bir çoğunlukla çıkan DP’nin 10 yıllık iktidarı 27 Mayıs 1960’da bir askerî darbe ile kapandı. Geçen hafta CHP’yi anlatmıştım. 27 Mayıs darbesini ve onu izleyen askerî müdahaleleri ise 24 Şubat 2008 tarihli “Rejim elden gidiyor, darbe yapalım!” başlıklı yazımda ele almıştım. Bu haftayı da, almak isteyen için sayısız dersle dolu, 10 yıllık DP döneminin iç siyasi olaylarına ayırdım.
Kim daha Atatürkçü Dinî hassasiyetlere saygılı davranma vaadiyle iktidara gelen DP’nin ilk icraatı, ezanın ister Türkçe, ister Arapça okunabileceğine dair kanunu kabul etmek olmuştu. CHP’nin de muhalefet olarak ilk işi, 1947’den beri dinî konularda attığı bir dizi tartışmalı adımı unutarak, DP’yi “laiklikten taviz vermekle” suçlamak oldu. Yine de, BM’nin çağrısına uyan Türkiye 25 Temmuz 1950 akşamı Kore’ye 4.500 kişilik bir birlik göndereceği kararı büyük bir gururla kamuoyuna açıklandığında, CHP ve Millet Partisi, kararı sadece “Meclis’in onayı ile alınmadığı” için eleştirmekle yetinmiş, prensipte karşı çıkmamıştı.
İki parti arasındaki ilişkilerin sertleşmesi, bir süredir Atatürk heykellerine saldırıda bulunan Ticaniler adlı tarikatı bahane ederek 1951’de çıkarılan Atatürk’ü Koruma Kanunu görüşmeleri sırasında oldu. Aylarca süren sert tartışmalar sırasında, CHP ironik biçimde kanuna karşı çıkmış ama DP’nin akıllıca manevrası ile kanun çıkarıldığında, CHP’nin tekelindeki “Atatürkçülük şampiyonluğu” DP’nin eline geçmişti.
Kore’ye askerde ittifak İki parti arasında kısa süreli bir yumuşama, Türkiye, Kore Savaşı’nın ödülü olarak NATO’ya kabul edildiğinde yaşandı. 20 Şubat 1952 de Lizbon’da yapılan imza töreni sırasında İsmet İnönü şöyle demişti: “Bundan sonra dünya sulhu bakımından vazifelerimiz de artmış bulunuyor. Eşit haklarla, milletimizin kendisine teveccüh edecek vazifeyi en iyi şekilde ifa edeceğine şüphe yoktur.”
Kore Savaşı’nın dünya ve Türkiye ekonomisinde yarattığı geçici iyilik halinin ortadan kalkmasıyla DP iktidarı zorlanmaya başlayınca, ilk olarak ABD’nin kapısını çaldı, ancak Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 1954 yılının ocak ayında büyük umutlarla gittiği ABD seyahatinden eli boş dönünce, sıkıntılı dönemlerinde âdet olduğu üzere, hükümet çareyi muhalefete baskı yapmakta buldu. Ne de olsa, DP’nin tüm kadroları, otoriter Tek Parti Dönemi’nin rahle-i tedrisinden geçmişlerdi.
Bu bağlamda, 19 Aralık 1953’te çıkarılan bir kanun ile CHP’nin bütün taşınmaz malları, para ve diğer hakları, alacakları, bu arada
Ulus gazetesi de, hazineye devredildi. Parti binalarındaki menkul mallar bile, ancak Maliye Bakanlığı tarafından gerekli olduklarına dair görüş alındıktan sonra kullanılabilecekti. Amaç, CHP’nin Atatürk’ün mirası sayesinde DP’den daha avantajlı bir durumda olmasının önüne geçmek olarak açıklanmıştı. Bu kanundan sonra iki parti arasındaki ilişkiler tamamen bozuldu.
Muhalefete baskı artıyor 9 Mart 1954’te Basın Kanunu’nda yapılan değişikliklerle basın ve radyo yoluyla işlenebilecek 21 yeni cürüm tanımı yapılıyor ve bunlar ağır yaptırımlara bağlanıyordu. Kanunun en kötü yanı ise suçlanan gazeteciye iddiasını ispat hakkı verilmemesiydi. Büyük bir halk desteğinin yanında bu tür baskıcı kanunların verdiği güvenle seçime giden DP, 1954’te 488 milletvekili kazandı. CHP ise 31 milletvekili kazanmıştı. Ancak iki parti arasındaki oy farkı sadece 600 bindi. Yani DP’nin zaferinde seçim sisteminin katkısı büyüktü.
6-7 Eylül 1955 yağması yüzünden, muhalefetçe iyice köşeye sıkıştırılan DP çareyi baskıyı biraz daha arttırmakta buldu. 27 Haziran 1956’da “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkında Kanun”la açık hava toplantıları yasaklandı, kapalı toplantılar izne bağlandı. Ayrıca tezahürat, gösteri ve protesto yasaklandığı gibi, bu gibi şeylere sebebiyet vermek bile suç sayılıyordu. Suç sayılan toplantıların dağıtılması için hedef gözetmeksizin ateş açılabileceği de kabul edilmişti.
Güç Birliği mümkün olmuyor 1957’de Parti’nin kurucularından Fuad Köprülü’nün istifa etmesinin hemen ardından paniğe kapılan hükümet erken seçim kararı aldı. Seçimlere giderken CHP, Hürriyet Partisi ve Cumhuriyetçi Millet Partisi, “Güç Birliği” kararı aldı ama hükümetin 11 Eylül 1957’de mevcut Seçim Kanunu’na bir ek yaparak, seçimlere ittifak halinde girmeyi imkânsız hale getirmesiyle, bu karar hayata geçemedi.
27 Ekim 1957 seçimlerini DP kazanmıştı ama CHP 31 milletvekilini 178’e çıkarmıştı. Üstelik 12 bin oy daha alabilseydi, çoğunluk sistemi sayesinde bu sayı 299 olacaktı. Sonucun açıklandığı gece Adnan Menderes’in “Allah bir daha bana 27 ekim gecesi gibi bir gece yaşatmasın” diyecekti. Yine de bazı DP milletvekilleri ‘DP iktidarı 200 yıl sürecektir’ gibi laflar ediyorlardı. Buna karşılık muhalefet, hükümetin yüzde 48 oy almasını “millet nazarında azınlığa düşmek” olarak niteleyerek, hükümeti gayrımeşru gibi göstermeye çalışıyordu.
Dokuz Subay olayı Özgüveni biraz azalmış olan hükümetin ilk icraatı Meclis içtüzüğünü değiştirmek oldu. Buna göre, sözlü sorular yalnız cuma günleri ve en fazla bir saat görüşülebilecekti. Ayrıca bakanlar bu sorulara cevap vermek zorunda değillerdi. Basit bir suçlamayla dokunulmazlığın kaldırılması mümkün hale gelmişti. Meclis’ten çıkarılma cezası üç oturumdan on iki oturuma yükseltilmiş; tüm maaşın kesilmesine kadar gidecek cezalar konulmuştu. Nihayet kürsüde konuşan milletvekillerinin hoşa gitmeyen sözleri “lisan temizliğinden” ayrıldıkları gerekçesiyle ve çoğunluğun kararıyla tutanaklardan çıkarılabilecekti.
Bu ortam, ordu içindeki “zinde kuvvetler”in cesaretini arttırdı. 1954’ten beri DP iktidarına karşı çalışan gruplardan dokuz subayın seçimlerin ardından darbe yapmaya niyetlendiği, bir kurmay subayın ihbarıyla ortaya çıktı ama askerî mahkemede “ihtilal hazırlamak” suçlamasıyla yargılanan dokuz subay altı ay sonra beraat ederken, ihbarda bulunan Samet Kuşçu iki yıl hapis cezasına çarptırılarak olay örtbas edilmişti.
Yazının devamını okumak için tıklayın.