
Bu hafta, nedense Umut Vakfı haricinde kimsenin tepkisini çekmeyen, akıllara seza “Ateşli Silahlar Kanunu Tasarısı” hakkında yazmak istiyordum. Ama üniversite öğrencilerinin siyasileri protesto eylemleri ve polisin bu eylemlere yönelik vahşi tutumu bu konuyu arka plana itiverdi. Aslında ateşli silahları edinme yaşını 21’den 18’e indiren, silah edinme hakkının (!) çerçevesini genişleten bu kanunla polis şiddeti aynı zihniyetin ürünü. Ama elbette herkes olan biteni benim gibi değerlendirmedi. Çünkü onlara göre işin içinde ‘orantısız bir suç aleti’ olarak ‘yumurta’ vardı! Üstelik böyle düşünenler arasında, gençlerimizi gerçek silahlarla donatmak için akıl almaz bir kanun teklifini Meclis’ten geçirmek için uğraşanlar veya buna ses çıkarmayanlar vardı.
Suçlu ayağa kalk!
Örneğin Manisa ve İzmir’de görev yaptığı sırada yaşanan işkenceli olaylarla belleklerimize kazınmış olan İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın “Polis kanun dışı davrananlara müdahale eder. Bu onun vazifesidir” buyurdu. YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan “Evet, polis biraz fazla şiddet kullandı” dedi ama “Tabii bunun nedenleri var. Normal bir protesto olayı olsaydı, öğrenciler sadece protesto edip kimseye zarar vermeselerdi, polise saldırmasalardı, belki şiddet bu kadar fazla olmayacaktı” demeyi ihmal etmedi. Radikal gazetesi polisin tavrını “Öğrenciye aslan, holigana kuzu” manşetiyle eleştirirken, aynı gazetenin yazarı Akif Beki, gazetesini ve benim gibi düşünenleri “Polise acımasız, militana şefkatli, otoriteye şedit, anarşizme hoşgörülü” olmakla suçladı. Yeni Şafak’ın akademisyen-siyasetçi yazarı Mümtazer Türköne, geçmiş tecrübelerine dayanarak teşhisi koydu: “Bu durum siyasî bir sorun değil. Amaç siyasete etkide bulunmak, talepleri dile getirmek hiç değil. Bu bir patoloji...” Yine de Türköne’yi “polisin kendini kaybettiğini”, “orantısız güç kullandığını” ve bunun “temel hak ve hukuk ihlali olduğunu” itiraf ettiği için bağışlayabiliriz çünkü daha beteri vardı: Süheyl Batum'a, Egemen Bağış'a, Cemil Çiçek’e, Burhan Kuzu’ya veya Başbakan’a göre “asıl şiddete uğrayan polislerdi”, “öğrencilerin yaptığı faşizmdi”, “her şey 1968 kuşağının başının altından çıkmıştı, o kuşağın Allah belasını versindi”. Başbakan “Men dakka dukka” (‘Eden bulur’) diyerek aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmedi elbette...
Antik felsefeciler
Aslında bu tepkiler çok doğal, çünkü yönetenlerin haksızlıkları ve adaletsizlikleri karşısında yönetilenlerin direnme hakkının olup olmadığı tarih boyunca tartışılmış ve sonuçta korunması gerekenin birey, halk, tebaa, vatandaş değil, devlet olduğu fikri egemen olmuştur. Yani karşımızda çağlar boyunca berkitilmiş, meşrulaştırılmış ve içselleştirilmiş bir ‘kutsal devlet’ fikri vardır. Bir şey kutsal olunca da ona dokunanın canı yanar!
Örneğin Eski Yunan’da ‘Polis’ (şehir-devleti) düzenini bozmak, tanrılara karşı gelmekle eş anlamlıdır. Bu bağlamda Sokrates’in (MÖ 469-399) ölüme mahkûm edilmesine neden olan başkaldırısı (hikâyesini aşağıda okuyabilirsiniz) çok ayrıksı bir olaydır. Sokrates’in öğrencisi Platon (Eflatun) Sokrates’in tavrından çok etkilendiği halde halkın yöneticilere direnme hakkına karşı çıkmıştır. Platon’un öğrencisi Aristo da demokrasiye ve direnme hakkına karşıdır.
Felsefe mi hukuk mu?
Savaşçı bir toplum olarak felsefi konularla pek uğraşmayan Roma İmparatorluğu’nun ilk 200 yılı ‘patriciler’ (aristokratlar) ve ‘plebler’ (aşağı sınıflar) arasındaki mücadelelerle geçmiş, yüz binlerce kişi bu savaşlarda hayatını kaybedince birbiriyle kavga eden sınıflar ‘Roma hukuku’ adı altında sert biçimde barıştırılarak ortaya Pax Romana (Roma Barışı) denen emperyalist sistem çıkmıştır. Gerçek yasanın, gücünü, insandan değil doğadan (tanrılardan) aldığını ve bundan dolayı da değiştirilemeyeceğini savunan Romalı ünlü hatip Çiçero’ya (MÖ 106-43) göre bu sonsuz ve değişmez yasaya itaat etmeyen insan, tanrılar katında en ağır cezaya çarptırılmayı hak eder. Roma’nın yetiştirdiği en parlak düşünür olan Seneca’ya (MÖ 4-MS 65) göre ise devlet, kötülükleri durdurmak için hukuk ve kuvvetle donatılmış bir kurumdur. Düşünür, yapılabilecek tek şeyin bu kurumlar içinde kalıp (ki bunlara kölelik de dâhildir), doğruluğun bulunmasına çalışmak olduğunu savunur.
Korkmak sevmekten iyidir!
Dikkat edilirse adil olmayan yöneticilere karşı yönetilenlerin direnme hakkına ilişkin tartışmalarda kral, sultan, imparator, cumhurbaşkanı gibi yersel-dünyevi yöneticiler, tanrı, Allah, yaratıcı, ilah gibi göksel-ilahi yöneticilerin bir uzantısı, bir parçası, bir yansıması olarak ele alınmış, böylece yersel-dünyevi iktidara karşı çıkmak göksel-ilahi iktidara meydan okumakla özdeşleştirilmiştir. Doğrusu böyle tehlikeli bir işe tevessül edecek babayiğitlerin az olması anlaşılır bir şeydir...
Meşruiyetin kaynağını ilahi güçlerde bulan gelenekten ayrılığı temsil eden Floransalı düşünür Niccolò Machiavelli (1469-1527) yönetilenlere “korkuyor olmak, seviyor olmaktan çok daha güvenlidir” diye tavsiyede bulunurken, yöneticilere “kendisini izleyenlere karşı sadakat duyguları beslemeyen biri, onlardan sadakat beklememelidir” diyerek direnme hakkına (tehlikesine?) örtük bir gönderme yapar.
İnsan insanın kurdudur
İngiliz düşünür Thomas Hobbes’un (1588-1679) metaforik açıklamasına göre ise ‘birbirinin kurdu olan insanlar’ (homo homini lupus) bir sözleşmeyle hak ve özgürlüklerini Leviathan denen varlığa devrederek, karşılığında güvenli bir yaşam elde etmişlerdir. Leviathan, Tevrat’ta geçen bir canavarın adıdır ve Hobbes’a göre her şeye egemen olan devletin simgesidir. Hobbes “zulüm, adaletin diğer biçimidir” der.
Liberal düşüncenin babası sayılan John Locke’a göre (1632-1704) bile kendisine toplum tarafından verilen yetkiyle (Toplumsal Sözleşme ile) donatılmış siyasi iktidar, sadece kanunları yapmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumun tüm üyelerinin bu kurallara uyması için doğrudan zorlama gücünü elinde tutmakta, güvenlik açısından da üyeleri dış tehlikelere karşı korumaktadır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.