
Bu hafta Star yazarı Mustafa Akyol, Gazete Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca ve Zaman yazarı Ali Bulaç’ın Kuran’a ve İslami kaynaklara dair yazılarıma yönelik eleştirilerine cevap verecektim ama Ali Bulaç’ın yazısına (I) diye başlaması üzerine bu işi sözkonusu yazı dizisi bitinceye kadar ertelemeyi doğru buldum. Haftanın yazısı Kıbrıs Cumhuriyeti ile yaşadığımız kıta sahanlığı çatışmasına dair.
“Kıta sahanlığı” bir kıyı devletinin kıyıdan hemen sonra başlayan sualtı alanı demek. 1910 yılında yabancı balıkçılar tarafından deniz kaynakları talan edilen Portekiz’in şikâyetinden beri uluslararası hukukun konusu olan kıta sahanlığı terimi, günümüzde bu alanın temel metinleri olan 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi ve 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne ve bunların alt protokollerine göre kıyıdaş ülkenin topraklarından deniz tabanına doğru 200 metre derinliğinde, ortalama 75 mil genişliğinde bir şeridi kapsıyor. Ancak dünya pratiğinde derinlik 135 ila 600 metre arasında değişirken, genişlik ise Sibirya örneğinde olduğu gibi 700 kilometreye kadar çıkıyor.
Savaş değil uzlaşma
1960’lardan itibaren pek çok ülke kıta sahanlığı yüzünden çatıştılar ama bütün çatışmalar Uluslararası Hakem (Tahkim) Mahkemesi aracılığıyla barışçıl biçimde çözüldü. Çözemeyen iki ülke ise Türkiye ile Yunanistan. İki ülke arasındaki kıta sahanlığı anlaşmazlığının 40 yıllık tarihçesi var. Yunanistan’ın 1961’den beri hidrokarbon ve petrol yatakları bakımından zengin olduğu söylenen Kuzey Ege’de araştırmalar yapması ve keşfedilen madenlerin işletilmesi için yabancı şirketlere izin vermesi üzerine Kıbrıs yüzünden Yunanistan’a kızgın olan Türkiye 18 Ekim 1973’te Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) bir bölümü Yunanistan kıta sahanlığı ile örtüşen bölgelerle ilgili 27 adet petrol arama ruhsatı vermişti. Taraflar arasında nota değişimi sürerken Çandarlı gemisi 32 savaş gemisinin eşliğinde Ege’ye açılmıştı. İşe savaş gemileri karışınca Yunanistan ve uluslararası toplum endişelenmiş, Türkiye’nin buna cevabı arama sahasını genişletmek olmuştu. İlişkiler 20 Temmuz 1974 Kıbrıs ‘Barış’ Harekâtı ile iyice kötüleşti. 1975’te Yunanistan konunun Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) götürülmesini önerdi ama Türkiye buna yanaşmadığı gibi 1976’da MTA’nın sismik araştırma gemisi Hora’yı Ege’ye gönderdi.
Piri Reis ve Sismik-I yolda
Aynı yıl Yunanistan konuyu BM Güvenlik Konseyi’ne taşıdı, Konsey’in 395 sayılı kararı uyarınca konu UAD’ye gitti, Türkiye bazı tarihsel argümanlarla UAD’nin yetkisini tanımadı ama sonunda konu küllenmeye bırakıldı. 1987’de Yunanistan’ın Taşoz Adası’nın doğusunda petrol bulmasından sonra konu yeniden alevlendi ve bu sefer sahneye (son krizde de sahneye çıkacak olan) Piri Reis ve Sismik-I gemileri çıktı. İki ülke tekrar savaşın eşiğine gelmişti ki uluslararası toplumun aracılığıyla konu yatıştı. Öyle ki, 1988’de iki ülke başbakanları (Turgut Özal ve Andreas Papandreu) Davos’ta biraraya gelmekle kalmadılar bu tarihten sonra iki ülke arasında adeta yeni bir balayı havası doğdu. Ama 1989’da iki ülkede de başbakanların değişmesiyle (Özal Cumhurbaşkanı oldu, Papandreu seçimi kaybetti) balayı bittiği gibi 1996’da Muğla’nın 7 km. açıklarındaki Kardak (Yunanca adıyla İmia) Kayalıkları krizi ile iki ülke yeniden savaşın eşiğine geldi.
Kardak/İmia krizi
Bu krizin kahramanı da bir gemiydi. Kriz, batmak üzere olan Figen Akat adlı şilebin kurtarılmayı istememesine rağmen, ticari bir Yunan kurtarma gemisi tarafından kurtarılması üzerine çıkmıştı. Yunanistan geminin kendi karasularında battığını söylüyordu, Türkiye Kardak’ın Türk toprağı olduğunu ileri sürüyordu. Gerilim Yunan ve Türk gazetecilerinin kayalığa bayrak dikmeleriyle tırmanmış, Yunanistan’ın Kardak/İmia’ya; Türkiye’nin de yakındaki bir kayalığa çıkarma yapmasıyla uluslararası bir bunalıma dönüşmüştü. Neyse ki ABD’nin ve NATO’nun çabalarıyla savaştan dönülmüştü. Galiba bu iki huysuz ülke de nasılsa uluslararası toplum aramıza girer ve bizi engeller diye bu kadar rahat kavga çıkarıyordu.
Bu tarihçeye bakınca, Doğu Akdeniz sularında bizi nelerin beklediğini tahmin etmek zor değil. Bakalım tam 39 yaşındaki emektar Piri Reis (gemisi demeye dilim varmıyor) bu zorlu görevi yürütebilecek mi? Çünkü duyduğuma göre ödenek yetmediğinden ana motoru ve jeneratörünü gümrükten çekememişiz. Bakalım TSK kendi gemilerimizi bombalamamayı başarabilecek mi? Çünkü emekli Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in internete sızan konuşmalarına bakılırsa defalarca kendi askerimizi öldürmüşüz…
Kocatepe Muhribi’ni nasıl batırdık?
Söz gemilerden açılmışken, batırdığımız Kocatepe Muhribi’ni anmamak olmaz. Bu olay sadece TSK’nın askerî becerileri açısından değil, son aylarda adını sıkça duyduğumuz iki ülke Libya ve İsrail’in konuya bir şekilde dâhil oluşlarıyla da ilgiyi hak ediyor. Bu geminin adı Kocatepe Muhribi.
Muhribin başına gelenler harp akademilerinde ders olarak okutulacak nitelikte. Hikâye şöyle gelişiyor: Türk ordusunun Kıbrıs ‘Barış’ Harekâtı’nı başlattığı 20 Temmuz 1974 günü, Muğla İl Jandarma Komutanlığı’ndan Muğla Valisi’ne, ondan Jandarma Genel Komutanlığı’na, ondan Genelkurmay’a, Genelkurmay’dan da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bir istihbarat raporu gelmişti. Raporda “Rodos’ta, Mandrake Burnu açıklarında asker yüklü 10-12 gemi 8-10 mil süratle Baf’a doğru seyrediyor” yazıyordu. Bu basit rapor yetkilileri telaşlandırmış, Dışişleri Bakanı Turan Güneş o sırada Ankara’da bulunan ABD’nin Kıbrıs Temsilcisi Joseph Sisco aracılığıyla eğer konvoy geri çevrilmezse konvoyun batırılacağını Yunan tarafına bildirmişti. Sisco Atina’ya uçtu ve durumu Yunan tarafına bildirdi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.