Modern İslami canlanış (tecdid) hareketleri içinde özel bir yeri olan Nurculuğun temel düsturu, insanlığın refah ve saadetinin beşer kaynaklı düsturları rehber edinen modern medeniyet aracılığıyla değil, kaynağı vahiy olan Kur’an aracılığıyla sağlanmasıdır
Geçen hafta bıraktığım yerden devam edeceğim ama önce bir hatamı düzeltmek istiyorum: “Said-i Nursî kerametler gösterdi” diyeceğime “Said-i Nursî mucizeler gösterdi” demişim. Meğerse mucizeyi sadece peygamberler gösterirmiş. Yazının başında Said-i Nursî’nin Kadiri Şeyhi Abdülkadir Geylani (ö. 1166) ile manevi ilişkisinin sürdüğünü söylemek istemiştim, “manevi” kelimesi nedense düştüğünden sanki Abdülkadir Geylani, Said-i Nursî’nin çağdaşıymış gibi bir anlam çıkmış. Said-i Nursî’nin İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkilerine yönelik eleştirilere gelince, gerçeğin kendisi neyse onu yazdım. Bazı okurların Teşkilat-ı Mahsusa’yı MİT, MOSSAD, CIA, KGB gibi günümüzün istihbarat örgütleriyle karıştırdıkları anlaşılıyor. O yıllarda Teşkilat-ı Mahsusa için çalışmak, bir çeşit cihat, bir tür vatan savunması veya işgale/istilaya karşı direnişi örgütlemek anlamına geliyordu. Teşkilat-ı Mahsusa’nın bugünkü kötü ünü 1915 Ermeni Tehciri sırasındaki rolünden gelir. Yani ortada alınacak bir durum yok. Şimdi hikâyemize devam edelim.
***
Said-i Nursî esaretten döndükten sonra Enver aşa tarafından İslam dünyasının sorunlarına çözümler üretmesi, İslam’a yönelik saldırılara ilmî cevaplar vermesi için kurulan ve bir çeşit İslam akademisi olan Dar’ül-Hikmet-i İslamiye’ye üç aylığı 150 altına ordu üyesi olarak atandı ancak sağlık nedenleri yüzünden toplantılara sadece izleyici olarak katıldı. Bu dönemdeki tek siyasi faaliyeti, 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal eden İngilizlerin baskısıyla Dürrizade Abdullah Efendi tarafından Kemalist güçlerin aleyhine çıkarılan fetvaya karşı çıkmak oldu.
Said-i Nursî, 1919-1921 arasında kendi tabiriyle “şiddetli bir inkılab-ı ruhiye” (ruhi bunalım) geçirdi. Yaptığı “vicdan muhasebesi” sonunda siyasi bağlarından sıyrılıp tamamen manevi alana yönelmeye karar verdi. Yuşa Tepesi’nde ve Sarıyer’deki bir evde yaşadığı bu kargaşa döneminin ardından, kendi tabiriyle “Eski Said” ölecek, “Yeni Said” doğacaktı. Bu dönüşümün ara durağı Kemalistlerle kurulan kısa süreli ilişki oldu.
Said-i Nursî ile Mustafa Kemal’in 1919’da İstanbul’da tanıştığı ileri sürülür. İddialara göre 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM açıldığında, Fevzi (Çakmak) Paşa ve Mustafa Kemal kendisini Ankara’ya resmen çağırmışlardı. Ancak Ankara’ya, Enver Paşa’nın Pamir Dağları’nda hayatını kaybetmesinden sonra gitti. Bu nokta önemli çünkü Said-i Nursî ile Enver Paşa’nın ilişkisi 1918’den sonra da devam etmişti. Muhtemelen 1921 yılında bir gün, şakirtlerinden Molla Süleyman ile birlikte, Üsküdar’a geçmek üzere bir sandala binen Said-i Nursî, Kız Kulesi’nde verdikleri mola sırasında önce derin düşüncelere dalmış, ardından birden elindeki çantayı açmış ve içinden bir mektup çıkarmıştı. Mektup o sırada Türkistan’da bulunan Enver Paşa’dan geliyordu. Said-i Nursî, oracıkta Enver Paşa’ya “Ey kahraman-ı hürriyet” diye başlayan bir cevap yazmıştı.
TBMM’de ‘hoşâmedî’
Meclis Zabıtları’na göre, Said-i Nursî, 9 Kasım 1922 tarihinde TBMM’de “hoşâmedî merasimi” ile karşılandı. Bu karşılanıştan cesaretlenmiş olmalı ki, 19 Ocak 1923 tarihinde Meclis’e hitaben yazdığı on maddelik beyannamesiyle Türk Kurtuluş Savaşı’nın Allah’ın inayetiyle kazanıldığı, buna rağmen Türkiye’yi daha Müslüman bir yaşam tarzına kavuşturmak için hiçbir şey yapılmadığını anlatarak Meclis üyelerini tehlikeli bir laiklik dalgasının Türkiye’yi boğmak üzere olduğu yolunda uyarıyordu. Said-i Nursî’ye göre beyannameden etkilenen 60 kadar mebusun düzenli olarak namaz kılmaya başlaması, Mustafa Kemal’i kızdırmış, Said-i Nursî’ye “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lazımdır. Sizi, yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz!” diyerek sitem etmişti. Yine Said-i Nursî’ye göre, daha sonra bu tavrından pişmanlık duyan Mustafa Kemal Said-i Nursî’nin gönlünü almış, ardından kendisine 300 lira maaş, köşk, mebusluk, Diyanet Azalığı ve Şark Umum Vaizliği önermişti. Ancak Said-i Nursî bu teklifleri reddetmişti.
Van’a dönüş
Gerçeğin böyle mi olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz, Said-i Nursî’nin, 17 Nisan 1923’te Van’a gitmek üzere trene bindirildiği. Tren biletini serbest iradesiyle mi aldı, yoksa Ankara mı eline verdi derseniz, bana nedense ikincisi gibi geliyor. Burada bir parantez açalım: 2 Şubat 1923’te Mustafa Kemal’in de aralarında bulunduğu 167 mebusun imzasıyla Van’da Medresetü’z-Zehra’nın kuruluşu konusunda bir kanun teklifi Meclis’in gündemine getirilmiş, hatta hükümet bu iş için 150 bin lira tahsisat ayırmış, ancak teklif iki yıl komisyondan bekledikten sonra 29 Kasım 1925’te reddedilmişti. Bu vazgeçişin, Said-i Nursi’ye yönelik tavırdan ziyade Kürtlere yönelik tavırla ilgili olması muhtemel görünüyor.
Şeyh Said İsyanı’ndan Barla’ya
Hilafetin kaldırılmasıyla başlayan laiklik atağının etkisiyle olacak, Van’da üzerindeki gösterişli Kürt kıyafetini sade bir kıyafetle değiştiren Said-i Nursî, kâh Nurşin Camii’nde dersler veriyor, kâh Erek Dağı’nda inzivaya çekiliyor, kâh Doğu Anadolu’nun önde gelen Kürt liderlerini ağırlıyor, kâh ilerde Risale-i Nur adıyla tanınacak eserinin ilk nüshalarını kaleme alıyordu ki, 13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Said Ayaklanması’na destek vermekle suçlandı ve İstanbul’a götürüldü. Kendisi bu iddiayı reddettiği gibi kendisini isyana katılmaya davet eden Şeyh Said’e şöyle bir mektup yazdığını ileri sürdü: “Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Çünkü Kürt-Türk birdir, kardeştir. Türk milleti bin senedir İslamiyet’e bayraktarlık etmiştir. Dini uğruna milyonlarca şehit vermiştir. Binaenaleyh, kahraman ve fedakâr İslam müdafilerinin torunlarına kılıç çekilmez ve ben de çekmem.” Bu mektup gerçek midir bilinmez ancak dönemin bütün belgelerini ellerinde tutan resmî tarihçilerin bugüne dek, Said-i Nursî’nin isyana karıştığına dair bir kanıt ortaya koyamadıkları bir gerçek.
İstanbul’daki yargılamalarda suçsuz bulunduğu halde, önce Burdur’a, 1926 yılının ocak ayında ise Isparta’ya sürüldü. Sürgün yeri olarak seçilen Isparta, aynen memleketi Bitlis gibi, din adamı yetiştiren, 60 medrese, 200 Kur’an kursu ve sayısız tekkenin bulunduğu, merkezden kopuk dağlık şehirdi. Kısacası ortam Said-i Nursî’yi etkisiz hale getirmeye hiç müsait değildi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.