
Her sene bu günlerde Mevlana Celaleddin-i Rumî hakkında yazmaya niyetlenirim ama her seferinde bir engel çıkar. Bu yıl da öyle oldu. Fransa Parlamentosu Genel Kurulu’nun, 7 Aralık 2011’de Yasalar Komisyonu’nda kabul edilen bir yasa teklifini, 22 Aralık 2011 günü oylayacağı ortaya çıkınca Türkiye-Fransa ilişkileri gerildi. İktidardaki Halk Hareketi Birliği’nin (UMP) Marsilya Milletvekili Valerie Boyer tarafından hazırlanan yasa teklifine göre Fransız yasaları tarafından tanınan soykırımların inkârı, bir yıl ve 45 bin avro para cezasıyla cezalandırılacak. Fransız yasaları tarafından tanınan soykırımlar arasında 1915 Ermeni Soykırımı da var. Tasarı 2006, 2009, Mayıs 2011'de de parlamentoya gelmiş ama yeterli çoğunluk sağlanamadığı için yasalaşmamıştı. Yaklaşan seçimleri düşününce, Türkiye’nin sert tepkilerine rağmen bu sefer farklı bir sonuç çıkabilir. Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy’nin Türkiye’ye karşı tavrı biliniyor. Sosyalist Parti adayı François Hollande da, Ermeni diasporasına 2012’de cumhurbaşkanı seçilirse, benzer bir yasa çıkarmayı vaat etmişti. Yani er ya da geç, bu veya benzeri bir yasa ile karşılaşacağız.
Parlamento kararları
Peki, Türkiye tepkisinde haklı mı? Gelin birlikte karar verelim. Türkiye’nin itirazı üç husustan oluşuyor: Öncelikle Türkiye, bu tür tarihsel konuların parlamentolar tarafından değil, tarihçiler tarafından ele alınması gerektiğini söylüyor. Hâlbuki gerçek demokrasilerde, parlamentoların seçmenlerinin talepleri uyarınca bu tür kararlar almasında bir gariplik yok. Nitekim bu tür kararların alındığı ülkelerde hem sayısal hem de nitelik açısından gelişkin Ermeni toplumları yaşıyor. Bu kişiler seçmenler olarak temsilcilerine demokratik yollardan baskı yapıyorlar. Bunun sonucu da bu tür kararlar alınıyor.
Dolayısıyla ben 1915’te yaşananların 1948 Soykırım Sözleşmesi’nde tanımlanan soykırım suçuna uyduğunu düşündüğüm halde, Fransa veya diğer parlamentoların aldığı kararları dikkate almıyorum, çünkü bu kararların bilimsel kriterlere uygun araştırmalara dayanmadığını biliyorum. Ama bu kararlar olmasa, Türkiye’de kimsenin 1915 hakkında konuşmayacağını da kabul ediyorum.
Türkiye’nin “konuyu tarihçilere bırakmak lazım” demesine gelince; “95 yıldır yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” deyip geçelim. “Fransa’nın yaptığı ifade özgürlüğüne aykırıdır” tezine en anlamlı cevabı ise geçtiğimiz günlerde AİHM verdi. Ermeni Meselesi konusunda öncü çalışmaların sahibi Taner Akçam’ın başvurusu üzerine AİHM TCK’nın 301. maddesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğüne ilişkin 10. maddesini ihlal ettiğine, dolayısıyla Ermeni Meselesi üzerine çalışmaya niyetlenen kişileri engellediğine karar verdi.
Kısacası en iyi ihtimalle “tencere dibin kara, benimki senden kara”...
Franz ve Alma Şam’da
Bu kriz, aklıma bundan 80 yıl önce Fransa ve ABD ile yaşadığımız benzer bir krizi getirdi. O zaman konu bir yasa değil bir kitap ve bu kitaptan çekilmesi düşünülen bir filmdi. Kitap, Prag doğumlu bir Yahudi entelektüeli olan Franz Werfel’in (1890-1945) orijinal adıyla Die Vierzig Tage des Musa Dagh (Musa Dağ’da Kırk Gün) adlı romanıydı. Halen hapiste yatan değerli yayımcı Ragıp Zarakolu’nun Belge Yayınları tarafından ancak 1997’de Türkçeye kazandırılan romanda, İttihat ve Terakki yönetiminin “devlete ihanet” ile suçladığı tüm Ermeni tebaasını Suriye’nin Der Zor çöllerine tehciri sırasında, Antakya yakınlarındaki Musa Dağ’a sığınan yedi Ermeni köyünün yaklaşık beş bin kişilik ahalisinin 40 gün boyunca Osmanlı güçlerine karşı direnişi anlatılıyordu. 16 ay süren tehcir boyunca, resmî tarihin “silahlı, gözü dönmüş, kan içici çeteciler” olarak tarif ettiği Ermeni halkından, tehcire karşı koyan nadir kesimdi Musa Dağlılar. Yoksa Ermeni halkının ezici çoğunluğu, sessizce boyun eğmişti bu acımasız sürgüne.
“Ne garip çocuklar bunlar...”
1911’de ilk kitabı yayımlanan Franz Werfel’in 1920’li yıllarda yazdığı eserlerinin ortak noktası hepsinin ahlakçı bir bakış açısıyla kaleme alınmış olmasıydı. (1945’te ölünceye kadar da yazdıkları da aynı öze sahipti.) Werfel’i bu kitabı yazmaya götüren ise 1929’da, Viyanalı ünlü besteci Gustave Mahler’in dul eşi Alma Mahler ile birlikte Suriye’ye yaptığı gezide yaşadığı bir olaydı. Werfel, Şam’daki bir halı atölyesini gezerken yakında karısı olacak Alma’ya “Yunan tipi çehreler ve büyümüş koyu renk gözbebekleri... Ne garip çocuklar bunlar!...” demişti. Atölyenin sahibi de “Bu garip yaratıklar mı? Türkler tarafından öldürülen Ermenilerin çocukları... Onları sokaklardan topladım, eğer barınacak yer ve iş vermezsem açlıktan ölürler. Kimse onlarla ilgilenmiyor...” diye cevap vermişti. Alma Mahler “Oradan ayrıldığımızda artık hiçbir şey bize önemli ya da güzel görünmüyordu” diye anlatacaktı çiftin o anki duygularını.
Şimdi biliyoruz ki, Werfel’i romanı yazmaya götüren sadece Şam’daki Ermeni yetimlerine duyduğu şefkat ve borçluluk duygusu değildi. Musa Dağ’da Kırk Gün bir anlamda, Werfel’in adım adım geldiğini hissettiği Yahudi Soykırımı’nı önlemek için attığı umutsuz bir çığlıktı. Nitekim romanda Avrupalı Yahudilerin yaşadıklarını sembolize eden olaylar vardı. Romanı okuyan 200 kadar Yahudi Musa Dağ’ı ziyaret etmişlerdi. Werfel’in romanı epey ses çıkarmasına rağmen Alman halkı da tarihten ders almayarak Nazizm’i iktidara taşıyacaktı. Sonrası korkunç bir trajediydi. Ancak yazımızın konusu bu değil. O halde devam edelim.
Dönüşlerinde Werfel, Fransa Dışişleri Bakanlığı’na başvurarak konu ile ilgili tüm belgeleri istemişti. Osmanlı belgeleri hariç, birincil ve ikincil kaynaklara dair uzun okumalardan ve Musa Dağ direnişine katılan Pater Tomas’ı dinledikten sonra bir gün Alma’ya “Bu gece aklıma bir şey geldi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.