
11 Mart 2011 tarihinde uğradığı deprem ve tsunami felaketi ile yüreklerimizi dağlayan Japonya şimdi de nükleer felaket ile karşı karşıya. Tüm dünya başlarına gelen onca olaya rağmen metanetlerini, disiplinlerini kaybetmeyen Japon halkına merhamet, saygı ve hayranlık karışımı bir duygu ile bakarken, bir yandan da yaşananlardan dersler çıkarmaya çalışıyor. Bizde ise tam tersine, Başbakan Erdoğan ve ekibinin nükleer enerji hevesi artıyor. Bedelli askerliği bile referanduma götürmekten söz eden bir iktidarın, nükleer enerji gibi halkın yaşam hakkıyla doğrudan ilintili bir konuda ‘ben yaparım olur’ tavrını takınması çok rahatsız edici. Bu notu düştükten sonra, iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihine geçelim.
Hollandalılara benzeyen halk
Japonya’da Osmanlı/Türk algısının 16. yüzyıl sonlarında Portekizli tacirler tarafından Japonya’ya getirildiği sanılan 1571 tarihli İnebahtı Savaşı’nı konu alan bir resimle filizlendiği sanılır. 1695 yılında yayımlanan Kai Tsishiki adlı kitapta ya da 1713 tarihli Sairan İgen (1713) adlı kitapta ‘Turkain’ veya ‘Toruka’ diye söz edilen Osmanlı Devleti’nin ‘çok güçlü’, ‘çevresindekilerin itaat ettiği’, ‘insanlarının Hollandalılara benzediği’ anlatılıyordu.
İki halkın esas tanışması, Japon modernleşmesinin başladığı Meiji Restorasyon Dönemi’nde (1868-1912) oldu. Adını dönemin imparatorundan alan ve Osmanlı Devleti’nde Batı tarzı modernleşmenin hız kazandığı Tanzimat Dönemi’nin (1839-1878) muadili olan bu dönemde, Amerika’yı ve Avrupa’yı incelemek üzere yurt dışına çıkan Japon askerleri, diplomatları ve bilim insanları İstanbul’a da uğramışlardı. İki ülke arasındaki ilk resmî temas 1871 yılında Japon Dışişleri Bakanlığı kâtibi Fukuchi Genichiro’nun İstanbul’a gelmesiyle kuruldu. 1878’de Japon donanmasının eğitim gemisi Seiki, Avrupa gezisi çerçevesinde Haliç’e demirledi. Padişah II. Abdülhamit gemi kaptanı ve üç subaya Yıldız Sarayı’nda madalya verdi. 1881’de İmparator’un akrabalarından Prens Kato Hito’nun gayrıresmî ziyaretinin Abdülhamit tarafından resmî protokolle karşılanması ilişkileri kuvvetlendirdi. 1887 yılı ekim ayında İmparator’un yeğeni Prens Komatsu Akihito eşi ile İstanbul’a geldi. Abdülhamit heyeti Dolmabahçe Sarayı’nda ağırladı. Akihito da Japon İmparatoru’nun en büyük nişanı olan ‘Krizantem’i Abdülhamit’e takdim etti. O zamana kadar hiçbir yabancı devletin nişanını kabul etmeyen Abdülhamit bu nişanı kabul etti.
Pan-İslamist proje
Osmanlı Devleti’nin sıcak ev sahipliği, İmparator Meiji’yi çok etkileyecek ve 10 Mayıs 1888’de II. Abdülhamit’e özel mektubunu ve değerli hediyeleri gönderecekti. Mektupta Abdülhamit’ten İslam dini, tarihi, içeriği, Osmanlı’daki ilmî ve teknolojik gelişmeler, vakıflar, hayır kurumları gibi konularda Japonca ya da Fransızca bilgiler göndermesini istemişti. Abdülhamit ilk aşamada tezhipli bir Kuran‘ı ve değerli hediyeleri Japonya’ya gönderdi. Diğer istekleri için de süre istedi.
Abdülhamit’in aklında daha kapsamlı bir proje vardı. Bahriye Miralayı Osman Bey komutasındaki Ertuğrul Fırkateyni’ni Japonya’ya göndermek, böylece hem Japonya ile muhabbet arttırmak hem de geminin yolu üzerindeki ülkelerde yaşayan Müslüman halka Halife’nin mesajı ulaştırmak.
Etruğrul Fırkateyni
Seyahat için önce Hamidiye Zırhlısı, Avnillah Korveti ve Asar-ı Tevfik Zırhlısı düşünüldü, sonunda 1854-63 İstanbul- Londra yapımı Ertuğrul Fırkateyn’i seçildi. 79 metre boyunda, 15.5 metre genişliğinde, 2.400 ton ağırlığındaki Ertuğrul, son yirmi yılını Haliç’te demirli geçirmişti. Çeşitli kaynaklara göre 563 ile 655 arasında olduğu sanılan gemi mürettebatını dönemin Bahriye Mektebi mezunları oluşturuyordu. Geminin çarkçıbaşısının geminin uzun yolculuğa elverişli olmadığı yolundaki raporuna rağmen Ertuğrul, 14 Temmuz 1889 tarihinde İstanbul’dan yola çıktı.
Geminin yolda uğradığı felaketleri ayrı bir yazıya bırakarak devam edersek; yolu üzerindeki İngiliz ve Fransız sömürgelerinin limanları olan Bombay, Singapur, Saygon ve Hong Kong’da bölgenin Müslüman liderleri ve halkı tarafından büyük törenlerle ağırlanan Ertuğrul, 11 ay süren zahmetli bir yolculuktan sonra, 7 Haziran 1890 tarihinde Yokohama’ya vardı. Kaptan Osman Paşa, İmparator Meiji’ye Abdülhamit’in özel mektubunu, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin hazırladığı bilgileri ve Osmanlı İmtiyaz Nişanı’nı takdim etti. Bu tarihten sonra gemi personelinin bir günü bile boş geçmedi, törenlere, yarışmalara katıldılar, yöneticilerle ve halkla temasta bulundular.
Gemi fırtınadan batıyor
Temmuz ayında Yokohoma’da baş gösteren kolera salgını sırasında mürettebattan 13 kişiyi kaybeden fırkateyn bir ay karantinada tutuldu. Karantinadan sonra iki ay daha Japonya’da kaldıktan sonra, Japon yetkililerin mevsimin uygun olmadığı yolundaki uyarılarına aldırmadan 15 Eylül 1890 günü dönüş yolculuğuna geçildi. Sonunda, daha işin yolun başında olmasından korkulan oldu ve Ertuğrul, Yokohoma ile Kobe arasındaki Kaşinozaki Feneri’ni geçtiği sırada fırtınaya yakalandı ve kayalıklara çarpıp battı. (Ertuğrul’un batış tarihi olarak çeşitli kaynaklarda 16,18 ve 19 Eylül tarihleri verilir. Sağ kurtulanlardan hesapla 540 ile 587 arasında şehit verildiği tahmin edilir.) Hayatta kalan 69 denizci, kazadan bir ay sonra Japon donanmasına bağlı Hiei ve Kongo savaş gemileriyle İstanbul’a getirildiler. 1891 yılında, kazanın yaşandığı kıyı şeridindeki Kuşimoto’da bir anıt inşa edildi.
1904-1905 Rus-Japon Savaşı
Bu acı olay vesilesiyle kurulan duygusal bağın sonucu olarak, 1904-1905 Rus- Japon Savaşı, Osmanlılar tarafından ilgiyle takip edildi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.