PKK’nın hapisteki liderlerinden Şemdin Sakık Can Dündar’a verdiği bir mülakatta 90 bin kişilik korucu ordusunun Hamidiye Alayları benzeri düzenli birliklere dönüştürülerek TSK’nın emrine verilmesini ve sınır güvenliğini sağlamasını önermişti. (“Çare Yeniden Hamidiye Alayları”, Milliyet, 21 Ocak 2010) Bu garip açıklama nedense kamuoyunda pek ses çıkarmadı. Ardından Genelkurmay Başkanı “Koruculuğun kalkmasını savunmak PKK’nın amaçlarına hizmetle doğru orantılı” dedi. ABD ve İsveç meclislerinde alınan soykırım kararlarından sonra bazı okurlardan, 1915 Ermeni Tehciri’ndeki öldürme olaylarının faillerinin Hamidiye Alayları olduğu, bu yüzden ‘önce Kürtlerin özeleştiri yapması gerektiği’ yolunda mailler alınca, bu haftayı Hamidiye Alayları’na ve koruculuğa ayırmaya karar verdim.
Asıl adıyla Hamidiye Hafif Süvari Alayları’nın kurucusu ve isim babası II. Abdülhamit idi. Birbiri peşi sıra gelen toprak kayıplarını İslam’ın toparlayıcı ve yenileyici gücü ile önlemek, hatta sınırları eski haline çevirmek düşüncesi ‘Halife’ unvanlı II. Abdülhamit’in iç ve dış politikalarının temel motifiydi. Abdülhamit, Kürtlerin toplumsal yapısını iyi analiz etmişti. 1879’daki Şeyh Ubeydullah İsyanı’ndan Kürdistan’da silah zoruyla otorite kurulmasının olanaksızlığını öğrenmişti. Aynı şekilde Arnavut ve Arap milliyetçiliğinden de asimilasyonun kolay bir iş olmadığını öğrenmişti. Zaten Abdülhamit’in tek etnisiteye dayalı modern bir ulus-devlet kurmak gibi bir hedefi yoktu. Abdülhamit devletin resmî dini olan Sünni İslam dairesinde olduğu için doğal müttefik kabul edilen Kürtleri ‘eğiterek’ ve ‘örgütleyerek’ devleti eski gücüne kavuşturmayı planlıyordu. Eğitim işi, 1892’de kurulan Aşiret Mektepleri, örgütlenme işi de 1891’de kurulan Hamidiye Alayları aracılığıyla yapılacaktı.
Kazak Alayları ilham oluyor
Rusya’daki Kazak alaylarının bir benzerini kurma fikri bir rivayete göre Abdülhamit’in düşüncelerine büyük önem verdiği kayınbiraderi, 4. Ordu Müşiri Mehmet Zeki Paşa’dan, bir rivayete göre Osmanlı Devleti’nin Rusya Sefiri Şakir Paşa’dan gelmişti. Abdülhamit’in alaylardan umduğu faydalar arasında, Kürdistan’da coğrafi koşullar ve başına buyruk aşiret yapısı yüzünden zayıflayan merkezi otoriteyi güçlendirmek, göçebe ve yarı göçebe hayat yüzünden henüz milliyetçilik fikirleriyle tanışmamış Kürtleri Pan İslamizm şemsiyesi altında Osmanlı Devleti’ne bağlamak, aşiret kavgalarına son vererek Kürtlerin potansiyelini devlet lehine kullanmak, Kürtleri asker olarak Rusya’ya ve İran’a karşı, bölgede ise kolluk gücü olarak kullanmak gibi geniş bir çerçeve olduğu sanılır. Bunlara yeni filizlenen Ermeni milliyetçiliğine set çekmek ile Yavuz Sultan Selim’den beri düşman görülen, başta Şii-Alevi-Kızılbaş kesimler olmak üzere tüm heterodoks akımları ezme amaçlarını da ekleyebiliriz.
‘Kürtlerin Babası’
Kürt aşiretlerinin bu projeye nasıl ikna edildiğini tam olarak bilmiyoruz, ama sonuçta Abdülhamit’in bu yumuşak merkezileştirme politikasını başarıyla uyguladığını, Kürtleri İmparatorluğa değilse bile Halife-Sultan’a bağlamayı başardığını biliyoruz. Öyle ki, Kürtler bu dönemde Abdülhamit’i “Bavé Kurda” (Kürtlerin Babası) olarak adlandıracak kadar seviyorlardı. Bazı araştırmacılara göre, Kürtlerin milliyetçilik çağına Ermenilerden daha geç girmelerinde bu kişisel bağlılığın rolü vardı.
1891’de yayımlanan 53 madde ve bir de son bölümden oluşan bir nizamnameye göre alaylar dört bölükten az, altı bölükten fazla olmayacak, her alay en az 512, en az 1.152 kişiden oluşacaktı. Büyük aşiretlere bir veya birden fazla, küçük aşiretlere ise en fazla birkaç bölük kurma hakkı veriliyordu. Küçük aşiretler sadece savaş halinde merkezi hükümetin veya ordu kumandanının gerekli görmesi halinde bir araya gelebileceklerdi. Her alaydan iki çavuş, İstanbul’a gönderilerek Mektep Alayı’nda eğitime tabi tutulacak, İstanbul’da veya başka yerde iki yıl hizmetten sonra alaylara gönderileceklerdi. Ayrıca her alaylı aşiretten bir çocuk İstanbul’daki Süvari Mektebi’nde eğitim gördükten sonra mülazım (teğmen) rütbesi ile memleketine, alayına dönecekti. Bunların yeterli olmadığı durumlarda kadrolar aşiretin ileri gelenleriyle doldurulacaktı.
Sadece Şafi Kürtler
Nizamname’de din konusunda açık bir hüküm yoktu ama fiiliyatta sadece Sünniliğin Şafi Mezhebi’nden olanlar alaylara alındı. Örneğin Varto bölgesindeki Sünni Cibran Aşireti iki alay kurarken, onların en önemli rakibi olan Alevi Hormek Aşireti’nin alay kurma isteği, Müşir Zeki Paşa tarafından kabul edilmemişti. Buna kızıp isyan eden aşiret reisi İbrahim Talo öldürülmüş yerine geçen oğlu Zeynel de bir başka aşiretin aracılığıyla Padişah tarafından affedilinceye kadar isyancı konumunda kalmıştı. Yezidiler (kendi deyişleriyle Ezidiler), Şiiler ve Dürziler de Alaylara alınmamışlardı. Dersim bölgesindeki bazı Kızılbaş Kürt aşiretleri alaylara alınmadıkları için isyana varan tepkiler gösterince, Abdülhamit fikrini değiştirir gibi olmuş ancak sonradan ilk baştaki plana uygun olarak Şafiilerle devam etmişti.
İlk hamlede 36 alay kuruldu. Viranşehir’deki Milli ve Malazgirt’teki Hasenan aşiretleri beşer alayla, Haydaranlı aşireti yedi alayla en güçlü aşiretler olarak başı çekiyorlardı. Bu alayların konuşlandığı bölgelerden biri Ruslara karşı Van-Erzurum bölgesi, İngilizlere karşı ise Mardin-Urfa bölgesiydi. Alaylara alınanlara devlete ve şeriata sadakat yemini ettiriliyordu. Her alaya bir yüzünde Kuran’ı Kerim’den bir ayetin, diğer yüzünde padişah tuğrasının bulunduğu kırmızı atlastan sancak ile beyaz ipek kumaşa yazılmış fermanlar veriliyordu. Her fert, mensubu bulunduğu aşiretin geleneklerine uygun, fakat tek tip elbise giyecek, ancak üzerinde ise bağlı bulunduğu alayın işaret ve numarası bulunacaktı. Her alay mensubu bineceği atını ve takımlarını kendisi temin etmekle yükümlüydü ve atlarda mutlaka alayın damgası olacaktı.
Alayların cazibesi
Alaylı aşiretlerin kısa sürede diğer aşiretler üzerinde fiilen otorite kurmasının cazibesi, alay kuran aşiretlerin sayısının hızla artmasına neden oldu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.