
26 Ekim 1994’te Başbakan Tansu Çiller, Tunceli’den kendisini ziyarete gelen muhtarlar askerlerin köylerini yaktığından, helikopterlerin de onları desteklediğinden şikâyet edince şöyle demişti: “Devletin köy yaktığını gözümle görsem inanmam. Her gördüğünüz helikopteri bizim sanmayın. PKK helikopteri olabilir. Hatta Rus, Afgan veya Ermeni helikopteri de olabilir.”
Bu konuşmanın üzerinden tam 18 yıl geçti ama devletin uçakları kendi halkını bombalamaya devam ediyor. Bu sefer de istihbaratı verenler, devletin adamları olamaz, PKK’lı olabilir, Amerikalı olabilir diyor büyüklerimiz. Ama eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un nihayet sorgulanması ve tutuklanmasının yarattığı haklı heyecan fırtınası içinde Uludere katliamı unutulmaya başladı bile. Belki de unutulsun diye birileri Başbuğ’u hatırladı, bilemiyorum. Çünkü emir-komuta zinciri içinde hazırlandığı belli olan darbe planları yüzünden, emir kulları yıllardır hapiste yatarken, emir verenlerin başında olması muhtemel İlker Başbuğ’a iki yıldır soru bile sorulmamıştı. Savcının daveti acaba Uludere’den önce mi yoksa sonra mı yaptığını bilmek isterdim. Öte yandan Başbuğ’a gelinceye kadar, Yaşar Büyükanıt, Çevik Bir, Çiller çifti ve Mehmet Ağar gibi önemli aktörler var sorgulanması gereken.
Bu haftanın yazısı, Uludere katliamında yanlış istihbarat vererek veya istihbarat vermeyerek dahli bulunan MİT’in tarihçesi üzerine. Bu konuda yazılmış kitapların hemen hepsi MİT’in internet sitesinde bulunan bilgileri içerdiği ve neredeyse kelimesi kelimesine birbirinin tekrarı olduğu için MİT’in “öteki” tarihini yazmanın kolay olmadığını belirteyim.
Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca, İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ve onun ünlü ve etkili uzantısı Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarını, İtilaf Devletleri tarafından yargılanma telaşı sarmıştı. Bu yüzden, İttihatçı önderlerin ülkeden kaçtığı günlerde İTC’nin adı Karakol Cemiyeti, Teşkilat-ı Mahsusa’nın adı da Umum Âlem-i İslam İhtilal Teşkilatı olarak değiştirildi. Değiştirildi ama Mustafa Kemal’in İttihatçı kadrolarla arasına mesafe koyma politikası yüzünden her iki değişiklik de kâğıt üzerinde kaldı.
Hamza ve Mim Mim
Ankara’nın ilk istihbarat örgütü 23 Eylül 1920’de kurulan Hamza Grubu’ydu. TBMM hükümeti ile Hamza Grubu arasındaki haberleşmede kullanılan şifre anahtarı İngilizlerin eline geçince grup 15 Aralık 1920’de ad değiştirdi. Sırasıyla Mücahid Grubu, Muharib Grubu, Felah Grubu diye adlandırıldı ama istihbarat faaliyeti esas olarak, Teşkilat-ı Mahsusa’nın son başkanı Hüsamettin Ertürk ve Fevzi (Çakmak) Paşa tarafından kurulan Müdafaa-i Milliye adlı askerî teşkilatça yürütüldü.
3 Mayıs 1921 tarihinde TBMM tarafından tanınan ve adının baş harflerinin Osmanlıca okunuşundan dolayı “Mim Mim” diye adlandırılan teşkilat, İstanbul’da Topkapı, Beyazıt ve Eminönü’nde kurulan üç şubede faaliyet gösteriyordu. Resmî tarihe göre Muavenet-i Bahriye, Yavuz, İmalat-ı Harbiye, Berzenci, Namık gibi başka küçük gruplarla da işbirliği yapan M.M. grubu Anadolu’ya silah, mühimmat ve subay kaçırdı, düşman karargâhlarından elde ettiği bilgi ve belgeleri Ankara’ya aktardı.
Bu dönemde İngiliz casusu Hintli Mustafa Sagir’in Mustafa Kemal’i öldürmeye çalıştığının ortaya çıkarılması istihbaratçıların itibarını arttırdığı gibi sarstı da, çünkü Mustafa Sagir’in Anadolu’ya geçmesini sağlayan seyahat belgesinin üzerinde, Yavuz grubundan Yarbay Muğlalı Mustafa’nın vurduğu Karakol mührü vardı. (Mustafa Muğlalı; 1943’te Van’ın Özalp İlçesi’nin Çilli Gediği’nde 33 Kürt köylüsünü öldürme emrini verecek olan kişiydi.)
“Karıştırıcı bir teşkilat”: P
Aynı dönemde kurulan bir başka istihbarat örgütü, merkezi Eskişehir’de bulunan Garp (Batı) Cephesi bünyesindeki Askerî Polis Teşkilatı (APT) idi. Resmî yazışmalarda kısaca “P” olarak geçen teşkilatın önemli işlerinden biri Bakü’den Ankara’ya gelmeye çalışan TKP’li Mustafa Suphi ve arkadaşlarını izlemekti. Bilindiği gibi devletin sıkı takibi altındaki bu grup, 28/29 Ocak 1921 gecesi Trabzon açıklarında yine devletin hizmetindeki katiller tarafından boğulmuştu.
Ordunun sıkı denetimine rağmen, “P” kısa sürede yozlaştı. Örneğin 1921 başında TBMM’de bir konuşma yapan Kastamonu Milletvekili Abdülkadir Kemali (Öğütçü) Bey’e göre “P” elemanları “karıştırıcı idiler”, “üretici değil tüketici idiler”, “para alıp yiyorlardı”. Resmî makamlara yapılan şikâyetlerde “halka korku saldıkları”, “karı oynattıkları”, “gürültü yaptıkları” yazılıydı. Cenup (Güney) Cephesi Kumandanı Refet (Bele) Paşa’nın raporuna göre ise, gizli olması gereken “P” elemanları, üzerlerinde levha bulunan evlerde oturuyorlar, koltuklarının altında çantalarıyla kahvehanelere gidiyorlar, tavla oynarken teşkilatın mührü ile caka yapıyorlardı. Dahası bazı “P” elemanları gece ev basıyor, adam soyuyor, tehditle para sızdırıyor, dolandırıyor, hatta cinayet bile işliyordu. Refet Paşa’ya göre “P” teşkilatı “memleketin uzun müddet lanetle hatırlayacağı” bir oluşumdu. Sonunda Ankara şikâyetleri ciddiye aldı ve “P”, kuruluşundan yaklaşık sekiz ay sonra, “yetki aşımı, gizliliğe riayetsizlik (uymama), keyfî uygulamalar, lakaytlık (ilgisizlik), yolsuzluk” gerekçesiyle kapatıldı.
Kısa ömürlü THA’lar ve GT
“P”nin yerine 1 Nisan 1921’de Tedkik Heyeti Amirlikleri (THA) kuruldu, ancak taşradaki “P” elemanları uzun süre yetkilerinden vazgeçmek istemediler. Bunun üzerine THA’lar Genelkurmay bünyesine alındı. Ancak THA’ların ömrü de çok kısa oldu. Batı Cephesi Komutanlığı’nın 2. Ordu Komutanlığı’na gönderdiği 22 Haziran 1922 tarihli yazıda “...yüksek bütçelerine rağmen bu teşkilatların memleketin ihtiyacına tekabül edememesine binaen bilcümle Tedkik Heyetleri’nin lağvı, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye’den emir buyrulmuştur...” deniyordu.
Resmî tarihe göre 1922 Mudanya Mütarekesi ile 1923 Lozan Antlaşması arasındaki dönemde istihbarat faaliyeti Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti tarafından, I.
Yazının devamını okumak için tıklayın.