‘Kürt Açılımı’nın her iki tarafın da devasa yanlışlarıyla duvara tosladığı bugünlerde hükümet ‘Roman Açılımı’nı başlattı. İyi de yaptı. Çünkü Romanlar hiçbir zaman ayrı bir devlet talepleri olmadığı halde dünyanın ve Türkiye’nin en çok aşağılanan, en çok baskıya maruz kalan etnik grubu. Özgürlükçü yaşam tarzları yüzünden yüzyıllar boyunca yaşadıkları her ülkede en hafifinden garipsenmekle, daha kötüsü dışlanmakla kalmadılar, İngiltere’de, Fransa’da, İspanya’da en ağır kovuşturmalara uğradılar, hapislere atıldılar, şehirlerden sürüldüler; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda eğitim adına çocukları zorla ellerinden alındı, kırımlara ve sürgünlere uğradılar, Romanya’da 1864’de kadar köle olarak istihdam edildiler. Balkanlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası oldukları için iki kat aşağılandılar. Naziler tarafından toplama kamplarında imha edildiler. Eşitlik lafını ağzından düşürmeyen sosyalist ülkelerde bile koyu ayrımcılığa uğradılar. Liberal ama steril Avrupa Birliği’nin çok kültürlülük politikalarından da pek nasiplerini alamadılar, en iyi ihtimalle görünmez olmaya devam ettiler. Böylece bir çeşit kısır döngüye düştüler ve şikâyetlere neden olan bazı yaşam biçimleri kaderleri oldu.
Devlet Bakanı Faruk Çelik’in ve çeşitli Roman örgütlerinin katılımıyla yapılan I. Roman Çalıştayı’nda çok, olumlu bir hava olduğunu yazdı gazeteler. Bu haftaki yazımı, bu açılıma destek olmak üzere kaleme aldım.
Not: Yüzyıllarca süren önyargılardan kaçınmak için olsa gerek, 1978 yılında toplanan İkinci Dünya Çingeneler Konferansı’nda, Çingene yerine, Rom (=adam, insan) kökünden gelme ‘Roma’ (Türkçede Roman) adının kullanılması istenmişti. O günden beri de bu istek yaygınlaşmaya devam etti. Bu isteğe saygı duyuyorum ama Osmanlı belgelerindeki kıptî/ kıptiyân/ çingene/ çingan/ çingâne gibi terimleri Roman şekline dönüştürmeyi doğru bulmadığımdan bu yazıda, ‘Çingene’ terimini kullanacağım. Umarım kimsenin kalbini kırmam.
Binlerce yıldır yollarda Çingenelerin 9. yüzyılda, önce İran’a, 11. yüzyılda da Selçuklu akınlarından kaçarak Ermenistan üzerinden Bizans’a geldikleri, buradan da 1300’lerin başında Balkanlar yoluyla Avrupa’ya geçtikleri sanılıyor. Geldikleri ülke ise halk arasında sanıldığı gibi Mısır değil Hindistan, çünkü kullandıkları dil Hindi, Gujarati ve Keşmiri gibi Hint ağızlarından unsurlar taşıyor. Çingenelere değinen ilk Bizans kaynağı 855 tarihli. Ayrıca 1068 yılında yazılmış Aya Yorgi adlı bir azizin yaşam öyküsünde İmparator IX. Konstantinos Monomahos’un hayvanat bahçesindeki vahşi hayvanlardan bulaşan bir hastalığa çare bulması için çağrılan ‘
adsincani’
lakaplı Simon adlı bir kişiden bahsediliyor. Bizans kaynaklarına göre ‘Büyücü’ veya ‘vantrolog’ anlamına gelen
adsincani, bugün Çingeneler için kullanılan
Yunancadaki
Atzinganoi, Almancadaki Zigeuner, Fransızcadaki Tsiganes, İtalyancadaki Zingaro, Lehçedeki Cygan, Macarcadaki Cziganyok, Ermenicedeki Tzigan, Türkçedeki Çingene sözcüğünün kökenini oluşturan Gürcüce bir sözcük.
Çingene Sancağı Osmanlı kayıtlarında Çingenelere ilk kez 1430 tarihli Bulgaristan’daki Nikopol Sancağı Tımar Defteri’nde rastlanır. Çingenelerin İstanbul’a dışarıdan mı geldiği, yoksa Konstantinopolis’ten miras mı kaldığı konusunda kesin kanıtlar olmamakla birlikte, Çingeneleri “kâfirler ile kızıl yumurta, Müslümanlar ile kurban bayramı, Yahudiler ile kamış bayramı yapan kavim” olarak tarif eden 17. yüzyıl Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi’ye göre Çingeneler İstanbul’a II. Mehmet (Fatih) döneminde (hd 1451–1481) gelmişlerdi. (Genel olarak ‘dinsiz’ oldukları sanılan Çingeneler, Balkanlarda önce Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda çoğunlukla Hıristiyan olarak yaşamışlar, Osmanlı Dönemi’nde ise Müslümanlıkla tanışmışlardı. Tarih boyunca da içinde bulundukları toplumun dinini kabul etme eğiliminde olmuşlardı.) Kendilerine Edirne Kapısı civarında yerleşme izni verildiği halde, daha sonraki tarihlerde, Balat, Ayvansaray, Lonca, Sulukule, Üsküdar, Kasımpaşa ve Ortaköy gibi mahallelere doğru yayılmışlardı. 1487-1489 tarihlerine ait kayıtlara göre ise, Merkezi Kırkkilise (bugün Kırklareli) olan ve Eski Hisar-ı Zağra, Hayrabolu, Malkara, Döğenci-Eli, İncügez, Gümülcüne, Yanbolu, Pınar-Hisar, Pravadi, Dimetoka, Ferecik, İpsala, Keşan ve Çorlu bölgelerini içine alan bir Çingene Livası (Livâ-i Çingâne) oluşturulmuştu. Bu livada o tarihlerde 3.237 Çingene hanesi yaşıyordu.
Osmanlı hoşgörüsü Kayıtlara bakılırsa Osmanlılar Çingenelere Avrupalılar gibi önyargılı yaklaşıyorlar ancak onlar kadar sert davranmıyorlardı. Nitekim Osmanlı ülkesinde Çingeneler sadece müzisyen değil, tenekeci, nalbant, kuyumcu, kılıç ustası, marangoz, ayakkabıcı, raptiyeci, derici, terzi, halıcı, hırdavatçı, helvacı, kasap, bahçıvan, katırcı, gardiyan, cellat, kurye, maymun yetiştirici, az da olsa yeniçeri, subaşı ve cerrah olabiliyorlardı. 1526’da Mohaç Savaşı’ndan sonra Macaristan’daki Çingene nüfustan bir bölümü Osmanlı ordusuna demirciler, berberler, müzisyenler, cellâtlar olarak katılmış, ordu dönerken yanında bu grupları da getirmişti.
Cingâne Kanunnameleri Fatih Sultan Mehmed’in (hd 1451-1481) “Rumeli’nün Etrâkinün Koyun Âdedi Hükmi” başlıklı fermanı Osmanlı Devleti’nde Çingenelerle ilgili ilk hukuki belge niteliğini taşır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.