“İsviçre’deki ‘minare referandumu’ndan sonra siyasetçiler, kanaat önderleri, bilim adamları, gazeteciler, sivil toplum örgütleri başta olmak üzere pek çok kişi, olayı İsviçre’nin iç politikası ile ilişkilendirmek yerine tüm Batı medeniyetine teşmil etti ve derin dinsel, felsefi, tarihsel tartışmalara girdi. Bu tartışmalar sırasında Batı medeniyetinin zaaflarına, karanlık yanlarına ayna tutuldu. Haçlı zihniyetinden, ‘Beyaz Adam’ın kibirinden, İslâmofobiden, oryantalist bakış açısından dem vuruldu. Gerçekten aydınlandık, zihnimiz açıldı. Ancak bu tartışmalarda hiç İslâm, Osmanlı ve Türk tarihine bakmadık. Bu hafta, Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı deneyeceğim. Şeytanın avukatlığını yaparak, aynayı kendimize tutmaya çalışacağım. Bakalım aynada neler görünüyor?”
İslâm’a göre halk ‘Müslüman’, ‘Zımmi’ ve ‘putperest’ diye üç kategoriye ayrılırdı. Birinci kategori, ‘millet-i hâkime’ olarak toplumun en ayrıcalıklı kesimini oluştururken, üçüncü kategoriye yaşam hakkı bile tanınmadı. İkinci kategoriyi oluşturan Zımmiler ise deyim yerindeyse ‘ne ölüyorlardı, ne onuyorlardı.’
İslâm’a göre, ‘Kitap Ehli’ olanlar, yani Hıristiyanlar, Museviler, Yezidiler, Dar’ül İslâm’da yaşamayı ve İslâm devletine sadakat göstermeyi kabul ederlerse kendilerine ‘Allah ve Resulü’nün Zımmesi’ verilir ve din değiştirmek zorunda bırakılmazlardı. Zımmi demek ‘aman gösterilmiş’, ‘himaye edilmiş’, ‘korunmuş’ anlamına geliyordu. İslâm’ın Zımmilik statüsünü oluşturmasının manevi gerekçesini bu kişilerin bir gün Müslümanlığa geçmeleri ihtimali, ekonomik gerekçesini ise Zımmilerin himaye karşılığında ödemek zorunda kaldıkları ‘cizye’ adlı ek vergi oluşturuyordu.
Ömer Paktı’nın koşulları Ancak, İslâm devletine sadakat göstermek ve cizye ödemekle iş bitmiyordu. Toplumsal ve günlük yaşamda uyulması gereken ağır koşullar vardı. Bu koşulların ne olduğunu, bazı kaynaklara göre Hazreti Ömer (634-644), bazı kaynaklara göre ise II. Ömer devrinde (717-744) gayrımüslimlerle yapılan bir zimmet antlaşmasından öğrenelim. Batılı kaynaklarda ‘Ömer Paktı’, İslâm kaynaklarında ‘Amanname’, ‘Emanname’ diye geçen bu belgede şunlar söyleniyor:
“Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla! Bu yazı Ömer bin Hattab’a yazılmış bir mektuptur. Ordunuzla üzerimize yürüdüğünüzde, canımızı ailemizi, malımızı, mülkümüzü ve dindaşlarımızı bize bağışlamanızı istedik. Bunun karşılığında kabul ettiğimiz şartlar dahilinde yaşadığımız şehir içinde ve dış mahallelerde yeni bir manastır, kilise, hücre ya da inziva yeri kurmayacağımızı; harabeye dönen herhangi bir binamızı onarmayacağımızı ya da şehrin Müslüman mahallelerindeki binalarımızı yenilemeyeceğimizi; gece ya da gündüz, Müslümanların kiliselerimize girmesine engel olmayacağımızı; Müslüman gezginleri evlerimize buyur edip onlara üç gece yiyecek ve kalacak yer temin edeceğimizi; kiliselerimizde ve evlerimizde casuslara yataklık etmeyeceğimizi, Müslümanlara düşman olan birini saklamayacağımızı; Hıristiyan dinini özendirmeyeceğimizi ve kimseyi bu dine davet etmeyeceğimizi; İslâm dinine geçmek isteyen akrabalarımızı engellemeyeceğimizi, Müslümanlara saygı göstereceğimizi ve toplantılarımızda yerlerine oturmak istediklerinde ayağa kalkacağımızı; başlık, türban ya da terlik gibi kıyafetlerimizle ve saçımızın biçimiyle onları taklit etmeyeceğimizi; onların kullandığı ifadeleri kullanmayacağımızı ve aile adlarını almayacağımızı; eğerli ata binmeyeceğimizi, kılıç kuşanmayacağımızı, silah edinmeyeceğimizi ya da taşımayacağımızı ve yüzüklerimizin üzerine Arapça harfler kazdırmayacağımızı; şarap satmayacağımızı, başımızın ön kısmını tıraş edeceğimizi; nerede olursak olalım kendimize has giysiler giyeceğimizi; belimize kuşak bağlamayacağımızı; kiliselerimiz üzerine haç koymayacağımızı; Müslüman mahallelerinde ve pazar yerlerinde haçlarımızı ve kutsal kitaplarımızı göstermeyeceğimizi; kilise çanlarını hafifçe çalacağımızı; yanımızda bir Müslüman varken ibadetimizi yüksek sesle yapmayacağımızı; sokaklardaki geçit törenleri sırasında hurma dalları ve heykellerimizi taşımayacağımızı, ölülerimizi gömerken, Müslüman mahallelerinde ve pazar yerlerinde yüksek sesle ilahilerimizi söylemeyeceğimizi ve yanan mumlar taşımayacağımızı; hiçbir Müslüman’a vurmayacağımızı söyledik ve bu konuda söz verdik. Kendimiz ve dindaşlarımız adına bu konularda dikkatli olmaya söz veriyor ve sizden bizi himaye etmenizi bekliyoruz ve bu anlaşmanın herhangi bir maddesini ihlal ettiğimiz takdirde ceza olarak himayenizi kaybedeceğimizi ve bize düşman ve asi muamelesi yapmakta serbest olacağınızı biliyoruz” (Aktaran Sir Thomas Walker Arnold, Preaching of Islam, Westminster 1896, s. 52-53.) Okurken bile insanın nutkunun tutulmasına neden olan bu Emanname’deki kurallara uymamanın cezası ölümdü. Daha sonraki devirlerde Zımmiler benzer yasaklarla karşılaştılar.
“Bu dem hengâm-ı fursattır...” 28 Mayıs 1453 günü, Bizans’ın başkenti Konstantinopolis uzun bir kuşatmadan sonra teslim olmaya karar verdiğinde, Fatih Sultan Mehmed ve önemli komutanlar bu teklifi kabul etme eğilimi göstermiş, ama Akşemseddin ve Molla Gürani, savaşın devamından yana tavır koyarak “Bu dem hengâm-ı fursattır bütün ada kırılsın” demişlerdi. Çünkü sulh ile teslimi kabul etmek, yağmadan, kiliselerin cami, halkın köle yapılmasından vazgeçmek demekti.
Fethin tanığı Osmanlı tarihçiler Tacizâde Cafer Çelebi ve Tursun Bey’e inanmak gerekirse, Fatih Sultan Mehmed 29 mayısta şehre girdiğinde neredeyse bin yıldır Ortodoks aleminin en büyük mabedi olan Ayasofya’nın kubbesine atıyla çıkmış, ardından kiliseyi çok harap bulduğunu söyleyerek Farsça bir beyit okumuştu. 1 haziranda Ayasofya camiye çevrilmiş, Fatih, hocası Akşemseddin’in imamlığında ilk namazını kıldıktan ve adına ilk hutbeyi okuttuktan sonra şehrin Osmanlı dönemi başlamıştı.
Hoşgörünün sınırları Bizans’ın son patriği Gennadios’u İstanbul’a getirterek Ortodoks tebaanın içini rahatlatan Fatih, Temmuz 1453’te yayımladığı Emânnâme’de “.
Yazının devamını okumak için tıklayın.