1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
Reklam | Künye | İşbirliği | İletişim 03 Eylül 2010 Cuma 06:44
Haber Ara :
Taraf Gazetesi
Sitemiz saat 13:00'dan sonra güncellenmektedir.
Anasayfa Ekonomi Politika Güncel Dünya Spor Yaşam Bilim ve Teknoloji Kültür ve Sanat Eğitim E-Gazete Yazı Dizisi Her Taraf Yazarlar  
Ayşe Hür TARİH DEFTERİ 17.08.2008
Ayşe Hür
İran’la opera diplomasisi
Yazdır
Yazıyı Paylaş:
Ayşe Hür - İran’la opera diplomasisi Ayşe Hür - İran’la opera diplomasisi Ayşe Hür - İran’la opera diplomasisi Ayşe Hür - İran’la opera diplomasisi Ayşe Hür - İran’la opera diplomasisi Ayşe Hür - İran’la opera diplomasisi Ayşe Hür - İran’la opera diplomasisi Ayşe Hür - İran’la opera diplomasisi
Ayşe Hür köşe yazılarını web sitenize ekleyin

İran Devlet Başkanı Ahmedinecad’ın bir günlük ‘çalışma ziyareti’ bir başka geziyi hatırlattı. 7 Kasım 1932 tarihli Evening Standard adlı İngiliz gazetesinde “Bu sene İran Şahı’nın Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile görüşmek üzere Türkiye’ye resmî bir ziyaret yapacağı, birkaç kere ileri sürüldü. Diktatörlerin Van şehrinde görüşeceklerine dair bugün yayınlanan haberin doğruluk payı fazladır. Belki de iki devlet başkanı isyancı Kürtler’e karşı ortak bir siyaset izlemeye karar vermişlerdir” şeklinde bir haber çıkmıştı. Gazete haklıydı. Gerçekten de, 1932’de imzalanan bir dizi anlaşma ile İran sınırı yeniden çizilmiş, sınır güvenliği arttırılmış, 1926-1930 arasındaki Ağrı Kürt İsyanları sırasında bozulan ilişkiler onarılmıştı. Aynı yıl Şah’ın tanışma isteği Mustafa Kemal’e iletildiğinde, Gazi, Tahran Büyükelçisi aracılığıyla kendisinin de Şah ile tanışmak istediğini, ancak o sıralarda seyahat etme imkânı olmadığını söylemişti.

‘ŞENLİK DÖNEMİ’ BAŞLIYOR • Şah kendini şu samimi itirafı ile davet ettirecekti: “Sabırlı bir adam olduğum malumdur. Fakat iki şeyde sabrım kalmamıştır. Biri Avrupa’daki oğlumu görmek, diğeri dostum sevgili Gazi Hazretleri ile buluşmak ve tanışmak. Bunun için kararım on sekiz ay kadar sonra yani gelecek yaz doğruca Ankara’ya giderek evvela Türkiye Reisicumhuru Gazi Hazretleri’ne resmî ziyaret yapmak, ondan sonra hususi bir şekilde İsviçre’deki oğlumu görmektir. Başka hiçbir ecnebi devlete resmî ziyaret yapacak değilim.” 1928’te ağırladığımız Afgan Kralı Emanullah Han ve 1931’de ağırladığımız Irak Kralı Faysal’dan sonra Türkiye’nin İslam dünyasından gelen üçüncü misafiri olan Rıza Şah Pehlevi’nin, 16 Haziran 1934’te başlayan 27 günlük gezisi, Türkiye-İran ilişkilerinde sıcak bir dönemi başlatacaktı. Aslında bu vesile ile 19. yüzyıldan Humeyni döneminin sonuna kadarki gelişmeleri kapsayan bir yazı hazırlamıştım. Ancak yazı işlerinden ikinci sayfayı alamadığım için güncel bağlantıları olan bu geziyi anlatmakla yetinmek zorunda kaldım. İleride diğer konulara dönmeyi umut ediyorum.

Şah’ın geçeceği her ilde büyük tezahüratlarla karşılanacağı tüm yurda duyurulmuş, yerel yöneticilere bu konuda seferber olmaları emredilmiş, Şah’ın geçeceği güzergâhtaki merkezler, yollar ve binalar elden geçirilmiş, şehirler taklarla süslenmişti.

Rıza Şah Pehlevi ve heyeti, 10 Haziran 1934’te Gürcübulak sınır kapısından Türkiye’ye girerken, onları 3. Ordu Müfettişi 1. Ferik Ali Sait Paşa, Kolordu Kumandanı Kemal (Doğan) Paşa, Beyazıt Valisi İmadettin Bey, Cumhurbaşkanlığı Yaveri Cevdet Bey, Hariciye Vekâleti 3. Daire Şefi Kemal Köprülü) Bey’den oluşan heyet karşılamıştı. Şah ilk olarak Türk askerini teftiş etti. Hazırlanan otağda bir süre dinlendikten sonra Türk askerini ikinci kez teftiş etti. Daha sonra Iğdır’a doğru otomobille hareket edildi. Kars, Erzurum, Gümüşhane üzerinden 14 haziranda Trabzon’a ulaşıldı. Aynı gün Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) Bey tarafından Maçka’da karşılanan Şah, iki firkateynin eşlik ettiği Yavuz zırhlısıyla Samsun’a geçti. Buradan trenle Ankara’ya hareket edildi. Şah geçtiği her il ve ilçede büyük bir sevgi gösterisi ve merasimlerle karşılanıyordu.

ANKARA GARI’NDA KARŞILAMA • 16 haziran saat 14.20’de Ankara Garı’na ulaşan Şah ve heyetine burada da büyük bir karşılama töreni yapıldı. İstasyona önce İsmet Paşa, sonra Meclis Başkanı Kazım Paşa ve tam Şah’ın trenden inmek üzere olduğu dakikalarda geniş mahiyetiyle Mustafa Kemal gelmişti. Şah ve Mustafa Kemal uzun uzun tokalaştıktan sonra mülki ve askerî erkan birbirine takdim edilmişti. Törenden sonra Mustafa Kemal ve Rıza Şah aynı otomobille Şah’ın konaklayacağı Halkevi binasına gitmişlerdi. Rıza Şah için özenle hazırlanan Ankara, uzun zamandan beri ilk defa tamamıyla aydınlatılmaktaydı. O gece Çankaya’da yemek yendi, nutuk teatisi yapıldı. Ertesi gün Orduevi’nde Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın çay ziyafetine katılındı. Rıza Şah aynı gün İran Elçiliği’nde Gazi’nin şerefine bir akşam yemeği verdi. Burada Mustafa Kemal Şah’a bir sürpriz yaparak İsviçre’deki oğlu ile telefonda görüşmelerini sağladı ve Şah’ı çok duygulandırdı. Ertesi günlerde bu önemli konuğa, neredeyse Ankara’daki bütün kurumlar teker teker gezdirildi. Meclis, Atatürk Orman Çiftliği, Kırıkkale’deki fabrikalar, İsmet Paşa Kız Lisesi, Çubuk Barajı, Yüksek Ziraat Enstitüsü, Gazi Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü, Numune Hastanesi, Hilal-i Ahmer ve Himaye-i Etfal cemiyetleri gibi pek çok kurum yeni Türkiye vitrininin birer parçaları olarak Şah’a gururla sunuldu. Bütün bu geziler sırasında Şah’a Mustafa Kemal bizzat eşlik ediyordu. Şah Türkçe bildiğinden Mustafa Kemal’le Türkçe anlaşıyorlardı. Ama yaşam tarzları birbirine pek benzemiyordu. Şah Rıza, daha ilk günden, erkenden yatmaya giderken, Mustafa Kemal gecenin geç saatlerine kadar ayaktaydı. Buna rağmen Mustafa Kemal mümkün olduğunca Şah’a eşlik ediyordu. Anlaşılan gezinin Şah üzerindeki etkisini arttırmak istiyordu.

OPERA GECESİ • Gezinin en önemli olayı Şah’ın Ankara’ya gelişinden üç gün sonra yaşandı. Bu, 19 Haziran 1934 Salı günü saat 16.00’da, bugün Resim ve Heykel Müzesi olan, o zamanki Ankara Halkevi sahnesinde Şah’ın şerefine bestelenen ‘ilk milli Türk operası’ Öz Soy’un temsiliydi. Eseri Cumhurbaşkanlığı Bandosu ve İstanbul Konservatuarı Yaylı Çalgılar Orkestrası’nın bir araya getirilmesinden oluşan bir orkestra seslendirmiş, koro ise ortaokul ve liselerden derlenmiş yetenekli öğrencilerden oluşturulmuştu. Önemli rolleri İstanbul Konservatuarı ve Gazi Terbiye Enstitüsü’nün yetiştirdiği sanatçılar üstlenmişti. Birinci perdenin müziklerinde Alman bestecisi Wagner’in tarzını anımsatan mistisizmden, ikinci ve üçüncü perdeler ise Anadolu ezgilerinden taşıyordu. Sonunda arzu edilen etki yaratılmış olmalıydı ki, 20 haziranda yapılan Genelkurmay ziyareti sırasında Şah Mareşal Fevzi Çakmak’a “Sizi her iki ordunun da Genelkurmay Başkanı olarak görmeyi arzu ediyorum” diyecek, Mustafa Kemal ise Öz Soy operasına atıfla şöyle karşılık verecekti: “Türkler ve İranlılar öz kardeştirler, yeniden biraraya gelmelidirler!”

MUSSOLİNİ’YE CEVAP • Ertesi gün Şah ve heyeti Mustafa Kemal’le beraber trenle İzmir’e gitmek üzere yola çıktılar. Eskişehir’de askerî havaalanında avcı uçaklarının manevralarını izlediler ve Gazi burada Şah’a bir uçak hediye etti. (Uçak, 26 Haziran 1934 tarihinde Yüzbaşı Enver ve bir makinist tarafından Tahran’a götürüldü.) Afyon ve Manisa üzerinden 22 haziranda İzmir’e gelen heyet ertesi gün Türk Ordusu’nun askerî manevralarını izledi. Bu manevra İtalyan lideri Mussolini’nin tarihi Mare Nostrum (Bizim Deniz) konuşmasına askerî-politik bir tepkiydi. 24 haziranda Balıkesir’e giden ikili, Necati Bey Öğretmen Okulu’nu ziyaret ettikten sonra Çanakkale’de Çanakkale Savaşı’nın geçtiği cepheleri gezdiler ve aynı gün ünlü Gülcemal Vapuru ile İstanbul’a hareket ettiler.

AYRILIK VAKTİ • Şehir, Türk ve İran bayrakları ile süslenmiş, Boğaz, çiçeklerle dolu kayıklarla bezenmişti. Şah, Dolmabahçe Sarayı’nda, Mustafa Kemal Beylerbeyi Sarayı’nda kaldılar. 29 ve 30 haziranda ikili İstanbul’un tarihî yerlerini ve önemli kurumlarını gezdikten sonra, Şah ve heyeti İran’a dönmek üzere, Zafer ve Tınaztepe muhripleri refakatinde Trabzon’a hareket etti. Şah, 6 temmuzda Gürbulak sınır kapısından Türkiye topraklarını terk ederken Yalova’da bulunan Gazi’ye son derece sıcak bir telgraf çekti, Mustafa Kemal de hemen karşılığını verdi. Böylece başlangıçta 17 gün olarak planlanan ancak Mustafa Kemal’in isteği ile eklenen Eskişehir, İzmir ve İstanbul ziyaretleriyle 27 güne çıkan gezi başarıyla tamamlandı.

Gezi sırasında yaşanan en garip olay ise, Tahran Büyükelçimiz Hüsrev Gerede’nin diplomatik teamüllere aykırı bir şekilde istifa ettirilmesiydi. Daha sonra anlaşılmıştı ki, bu karar Şah’ı mutlu etmek için alınmıştı. Çünkü Şah, Hüsrev Bey’in İran ile başka devletler arasındaki işlere burnunu soktuğundan, İran’dan ziyade, başka devletleri dinlediğinden şikâyet etmişti.

 

Öz Soy operası neyi temsil ediyordu?

Şah’ın şerefine bestelenen Öz Soy hakkında ne biliyoruz? Konusunun bizzat Mustafa Kemal tarafından seçildiğini, eserin librettosunun (metninin) Münir Hayri Egeli tarafından Firdevsi’nin (ö.1020) 60 bin beyitlik Şehname adlı destansı-mitolojik eserinden ilham alınarak yazıldığını, bu metnin üzerinde Mustafa Kemal’in düzeltmeler yaptığını, o sıralar 27 yaşında olan ve Paris’te müzik eğitimi almış olan Ahmed Adnan Saygun tarafından iki ay gibi kısa sürede bestelendiğini ve o tarihten sonra unutulmaya terk edildiğini biliyoruz. Öylesine terkedilmiş ki, ikinci kez ancak 3 Şubat 1992’de, ‘Atatürk’ün Doğumu’nun 100. Yılı’ etkinlikleri kapsamında sergilenmiş, bu temsilde, besteci Adnan Saygun eserin zayıf atarak tek perdeye indirmiş, ayrıca ilk operası Taş Bebek’teki ‘Sihir Raksı’ bölümünü şölen sahnesine dahil ederek eseri güçlendirmişti. Üçüncü sahnelenişi ise 1934’te eserdeki ‘Ayşim’ karakterini canlandıran Semiha Berksoy’un şerefine 19 Haziran 2007’de oldu, ama pek ilgi görmedi.

MANASIZ REKABETE SON • Şah’ı ‘İran’da olmayan bir şey’, olan opera ile etkilemek fikrinin arka planında ne yatıyordu? Azerbaycan göçmeni olması nedeniyle İran’a özel ilgi duyan siyaset ve fikir adamı Ahmet Ağaoğlu’na göre Mustafa Kemal’e kadar Türk-İran münasebetleri iki kelime ile tarif edilebilirdi: Hedefsiz mücadele ve manasız rekabet! İran tarafından Şah İsmail, Şah Abbas ve Nadir; Türkiye tarafından ise Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve IV. Murat’ın mücadeleleri, bu manasız savaşın birer parçasıydılar. Ağaoğlu’na göre, sülalelerin hırsları ve Avrupa’nın dünya hâkimiyeti hırsının, Türkiye ve İran için tehdit haline gelişi, neredeyse aynen Öz Soy’un öyküsüne yansımıştı. Besteci Adnan Saygun ise “Atatürk iki milletin öz kardeşler oldukları fikrini, Şah ile karşılıklı söyledikleri nutuklar sırasında da ortaya atabilirdi. Fakat, sahnenin hareketinden ve musikinin gücünden yararlanarak, bu fikri bir sanat havası içinde işlemenin, heyecanla beslenen duygular üzerinde büyük etkisi olacağını düşünmüş olmalı idi” diyerek neden güzel sanatların bir dalının seçildiğine açıklık getirir.

ŞEHNAME’DEN ÖDÜNÇ • Üç perdede 12 tablodan oluşan Öz Soy operasının librettosu Firdevsi’nin Şehname adlı eserinden esinlenerek hazırlanmıştı. Aruz vezninin ‘fa’ülün, fa’ülün, fa’ülün, fa’ül’ kalıbıyla yazılan 60 bin beyitten oluşan Şehname‘den Öz Soy’a aktarılan bölümün hikâyesi kısaca şöyledir: Hükümdar Cemşîd’in yerine geçen Dahhâk çok zalim bir adamdır. Cemşîd’in koruduğu güneş, nevruz, cem âyinleri, inançları yerine, yılanlara tapan ve onlara küçük çocukları kurban vermeyi zorlayan kanlı bir kişiliktir. Halk bezmiştir. Sonunda Gâve (Türk mitolojisindeki Boz Kurt) adlı demirci Dahhâk’ı alt eder. Cemşîd’in oğlu Ferîdun başa geçer ve üç oğul sahibi olur. Feridun yeryüzünü üç parçaya ayırıp üç oğlu arasında bölüştürür. Tur’a Türkistan ile Çin’i yani Turan ülkesini, İreç’e İran’ı, Selm’e ise Rum ülkesini ve Batı’yı (Mezopotamya ?) verir. Öz Soy’da ise ‘bilge’ bir kişinin ağzından anlatılan öykünün baş kahramanları hükümdar Feridun ve ikiz çocuklarıdır. Çocuklardan biri Türklerin atası Tur’dur, yoldaşı kurt, rengi mavi, ışığı ise aydır. Önceleri Asya’da otururken sonradan tüm dünyaya yayılmış, ama, asıl Anadolu’da gelişmiştir. İkinci çocuk İreç, İranlılar’ın atasıdır, yoldaşı arslan, rengi yeşil, ışığı ise güneştir. İran’da oturmaktadır. (Şehname‘deki üçüncü kardeş, Mezopotamya’da oturan Selm ise nedense unutulmuştur.) Doğumun hemen arkasından, Hükümdarın eşi Hatun öykünün iki kahramanıyla sahneye getirilir ve böylece annelik ile vatanseverlik arasındaki bağ kurulur. Ama bu mutlu sahne birden bozulur ve sahneye mutlu ve huzurlu dünyaya, şölenlere davet edilmediği için intikam yemini eden Ahriman (Zerdüştler’in kötülük tanrısı) girer ve iki kardeşi ayırır.

AHRİMAN SAHNEDE • İkinci perde oldukça uzun; binlerce ve hatta onbinlerce yıllık bir zamanın geride bırakılmasıyla başlar. Yıl 1918’dir. Ahriman bu kez Batı kılığında işgalci olarak ortaya çıkarak kardeşleri güçsüzleştirmeye çalışmaktadır. Bilge kişi, seyirciye Tur ve İraç’ın Ahriman’ın kötülükleri sonucu üç kez birbirinden ayrıldığını, fakat her seferinde yeniden birleştiklerini anlatır. Bu ayrılıkların birincisinden ilkçağ medeniyeti, ikincisinden ortaçağ medeniyeti ve üçüncüsünden ise İslam medeniyeti doğmuştur. Sahne Anadolu’ya dönüşürken Ahriman, Ayşim ve Mehmet adlı iki Türk genci arasında yaşanan aşk öyküsüne karışan Köseağa kimliğinde karşımıza çıkar. Üçüncü perdede kötülük tanrısının tüm oyunları bozulacak ve Feridun’un ikiz çocukları Mustafa Kemal sayesinde buluşacaklardır. Eserin sonunda, iki kardeşten Tur’un adı geçtiğinde, sahnedeki oyuncular, Halkevi’nin locasında operayı izlemekte olan Mustafa Kemal’i; İraç (Aslan) sorulduğunda ise yanındaki Rıza Şah Pehlevi’yi işaret etmişlerdir. Bu jest karşısında çok duygulanan Şah “Kardeşim!,” diyerek, Mustafa Kemal’e sarılmıştır.

ÖZ SOY GÜZEL AMA • Ancak, ilginçtir, Mustafa Kemal, Öz Soy’un temsil edildiği günün akşamı rejisör Münir Hayri Bey’e şöyle der: “Öz Soy güzel, güzel amma.... Onun bütün kıymeti bugün içindi. Bir daha oynanmaz. Şimdi sen her vakit oynanabilecek bir eser vermelisin. Kalacak, kalacak bir eser... Bunu pekâlâ yapabilirsin...” Mustafa Kemal acaba neden böyle demişti? Eseri estetik veya müzikal açıdan beğenmemiş miydi? Yoksa, İran’la Türkiye arasındaki ilişkilerin ileride başka şekiller alacağını mı öngörmüştü? Cevap vermek zor, ancak aynı yıl, librettosunu yine Münir Hayri Egeli’nin yazdığı iki opera daha hazırlattı. Eserlerin metni üzerinde bizzat çalıştı. İlki, bestesi Necil Kazım Akses’e ait olan Bay Önder, ikincisi Adnan Saygun’a ait Taş Bebek idi. Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinin 15. Yıldönümü dolayısıyla, 27 Aralık 1934’te yine Halkevi’nde Bay Önder’in ilk üç tablosu, Taş Bebek‘in tümü sergilendi, ancak iki opera da hayal kırıklığı yaratınca ‘opera devrimi’ geleceğe bırakıldı.

Doğulu bir modernist: Rıza Şah Pehlevi

Hazar Denizi’nin güney kıyılarındaki Mazenderan’da 1890’da yoksul bir ailede doğan Rıza adlı bir genç iş bulmak için Tahran’a gelir, Rus Elçiliği’nin kapısını çalar. Ruslar bu uzun boylu, yapılı genci ‘kavas’ (hizmetli) olarak işe alırlar. Genç, çalışkanlığı ile göze girer, İran’daki tek ciddi askerî unsur olan Muhafız (Kazak/Koşak) Alayı’nda çavuş olur. Çar II. Nikola’nın kız kardeşinin İran ziyareti sırasında ona saldıran çapulcularız alt ettiği için ödül olarak Tiflis’e götürülür, altı aylık eğitimden sonar subay olur. Alayın başındaki albay, Bolşeviklere sempati duyduğu için Çar tarafından görevden alınca, alayın komutanlığı bir anda Rıza’ya kalır. Rütbesi büyüyen Rıza’nın gözü daha da yükseklerdedir. 21 Şubat 1921’de, emrindeki 1.200 askerle Tahran’a girer. Amacı 140 yıldır iktidarda olan Türk asıllı Kaçar Hanedanı’na son vermektir.

Hanedan Birinci Dünya Savaşı sırasındaki İngiliz ve Rus işgali yüzünden hırpalanmış, ordu silahsız, ambarlar boş, hazine tamtakırdır. Rıza’nın hoşnutsuz ulemayı, çarşı esnafını, şehirli okumuşadamları ve Rusları safdışı etmek isteyen İngilizler’i arkasına aldığını gören, genç ve tecrübesiz Ahmet Şah karşı koymadan şehirden ayrılır. Rıza, gazeteci dostu Ziyaeddin Tabatabai’yi başbakan, kendisini de başkomutan ilan eder. Ardından da savunma bakanlığını üstlenir. Bununla yetineceğini sananlar yanılırlar, çünkü 1923’te bir adım daha atarak yönetimi tümüyle eline alır, ardından o Avrupa’da tedavi gören ve çağrılara karşın geri dönmeyen Ahmed Şah’ı azlederek yerine geçer. Başlangıçtaki hedefi, cumhuriyet kurmaktır, çünkü kendisine Osmanlılar’ı devirmiş olan Mustafa Kemal’i örnek almaktadır. Ancak ulema, “Hayır! İslam devleti monarşi olmalı!” deyince, 1926’da İranlılar’ın saygı duyduğu Pehlevi Hanedanı’nın adıyla (ki hanedanla hiçbir ilişkisi yoktur) aynen Napolyon’un yaptığı gibi kendi kendisini tahta çıkarır.

KURUCU BABA • Kendisine ‘Şehinşah’ yani ‘şahlar şahı’ unvanını layık gören kahramanımız, ülkesini Doğululuktan kurtarmak için derhal Batı tipi reformlara girişir. Önce 40 bin kişilik modern bir ordu kurar, Pers devletinin adını değiştirir, ‘İran’ yani ‘ari insanların ülkesi’ yapar. İran bayrağına Pers ve Sasani alametleri olan aslan ve güneşi ekletir. İran halkının Zerdüşt geçmişine vurgu yapar. Yabancı bankaları ve şirketleri devletleştirir, tek taraflı anlaşmaları yırtar. Göçebe kabilelerin silahlarını toplar ve yerleşik düzene geçmeye zorlar. Okullar, yollar, hastaneler yapar ve elbette halkın dış görünüşünü ihmal etmez. Zorba polisleri aracılığıyla erkeklere ‘fötr’ şapka giymeyi emreder, kadınlara ise başörtüsünün her türlüsünü yasaklar.

İkinci Dünya Savaşı’na gelirken, Rıza Şah ve İran resmî olarak tarafsızdır (ya da Türkiye gibi ‘denge oyunu’ oynuyordur) ama gözü İran’ın petrolünde olan İngilizler’le Ruslar, kendisinin Naziler’e duyduğu sempatiyi bahane ederek 1941’de İran’ı işgal ederler. Şah’ın özenle kurduğu modern ordusu, tek kurşun atmadan teslim olur. Yani Şah ‘mat’ olmuştur. İki müttefik, İngiliz Başbakanı Churchill’in deyimiyle, Şah’a ‘onurlu bir çıkış yolu’ sunarlar ve tahtı genç oğluna bırakmasına izin verirler. Rıza Şah Kanada’ya gitmek isterse de İngilizler tarafından once Mauritius’a, oradan da Johannesburg’a gönderilir. 1944’te orada halkının sevmediği yalnız ve yoksul biri olarak ölecektir...

Özet Kaynakça: Orhangazi Ertekin, “Öz Soy Operası: Kayıp bir destan, kayıp bir tarih”,Toplum ve Bilim, S. 102, s. 142-167; Gökhan Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri, 1926-1938,” Avrasya Dosyası, S. 5/3, Sonbahar 1999, s. 148-175; Metin And, “Cumhuriyet’in İlk Opera Gösterimi ve Yapımcısı”, Sanat Dünyamız, S. 89, Güz 2003.

 

Diğer Ayşe Hür Makaleleri:
  1. Yine, yeni, yeniden arabesk - 29.08.2010
  2. İstanbul depremini beklerken - 22.08.2010
  3. ‘Kendi kaderini tayin hakkı’ kandırmacası - 15.08.2010
  4. Siyasete kısa bir ‘atletizm arası’ - 08.08.2010
  5. Tarih tekerrür eder mi? - 01.08.2010
  6. Bir Osmanlı kimliği: Rûmîlik - 25.07.2010
  7. Kıbrıs’ı İngilizlere kim verdi - 18.07.2010
  8. ‘Türk kanı’ taşımayanlar - 11.07.2010
  9. 1934 Trakya Olayları - 04.07.2010
  10. Bir kez daha ‘Kürt Meselesi’ - 20.06.2010
  11. Turnusol kâğıdı olarak Gazze - 06.06.2010
  12. Dersimiz: Demokrat Parti Dönemi - 30.05.2010
  13. CHP, ‘Yeni CHP’ olabilir mi - 23.05.2010
  14. İzmir’de ‘ilk kurşun’u kim attı - 16.05.2010
  15. Darbesiz anayasa yapmak - 09.05.2010
 Tüm makaleleri >>

 
 
Haberler:
  Biz yaşadık, gelecek nesiller yaşamasın diye
  Neye ‘Evet’ diyeceksiniz
  12 yıl önce aslında ne oldu
  Beşiktaş’tan son dakika golü
  Yobo geçmişi çoktan unutmuş
  Guus Hiddink’ten teknik açıklamalar
  Uğur İnceman imza attı
  Arjantinli, Florya’yla tanıştı
  12 Dev Adam dörtte dört yaptı, liderliği garantiledi
  Pakistanlı kriketçi rolünü de kaybetti
  Mourinho zaman istedi
  İnsanlar tırsmakta haklı
  Zorba tam bir güneş insanı
  Gabor rahatsızlandı ve yine hastanede
  Michael Douglas kanseri yenecek

 BUGÜNKÜ YAZARLAR
KUM SAATİ
Ahmet Altan - 02.09.2010
Başörtüsü
OKUMA NOTLARI
Halil Berktay - 02.09.2010
[Kölelikten Türklüğe]
ARADA
Markar Esayan - 02.09.2010
Bu saklambaçta ebe nerede
NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı - 02.09.2010
Fötr ve kasket
MANİFESTOM
Yıldıray Oğur - 02.09.2010
Öcalan Suriye’den nasıl çıkarıldı -1
SİVİLAY ABLA
Dr. Sivilay Genç - 02.09.2010
EVET oyu AKP ilişkisi
YENİ AVRUPA
Sezin Öney - 02.09.2010
Sürgün
MEO VOTO
Mithat Sancar - 02.09.2010
Barışın dili
ARAYIŞ
Erol Katırcıoğlu - 02.09.2010
Biz burnumuzu sokacağız, bilesiniz
EŞİKTEN EŞİĞE
Fikret Doğan - 02.09.2010
Futbolcular ve fahişeler
ÇAYLAK RAPORU
Uğur Karakullukçu - 02.09.2010
Kendi ligine yabancılar
Anasayfa | Ekonomi | Politika | Güncel | Dünya | Spor | Sağlık | Yaşam | Bilim ve Teknoloji | Kültür ve Sanat | Eğitim | Yazı Dizisi | Her Taraf | Yazarlar
Reklam | Yazarlar | Künye | Haberler RSS | Yazarlar RSS | E-Gazete

Köşe Yazısı: İran’la opera diplomasisi - Ayşe Hür
03.09.2010 06:44:24