MÜTAREKE SONRASI . Geçen hafta 1915 Tehciri’ne kadar gelmiştik. Tehcir sürecini bir başka zamana bırakıp, devam edelim. 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti’nin teslimiyet belgesi olan Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından iki gün sonra bir Alman gemisi ile ‘suç mahallini’ terk eden Enver, Talat ve Cemal paşalar hesap vermekten kurtulmuş görünüyorlardı ancak, 13 Kasım’da İstanbul’u gayrı resmî olarak işgal eden İtilaf Devletleri’nin ilk işinin Birinci Dünya Savaşı ve 1915 Tehciri suçlularını mahkemeye çıkarmak olacağını anlayan daha alt düzeydeki kadroların durumu zordu. Ne var ki, Mütareke’den önce bizzat Talat Paşa’nın girişimiyle kabineyi kuran Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın savaş ve tehcir suçlarını soruşturmaya niyeti olmadığı çabuk anlaşıldı.
GAYRI MEŞRU MU? . Enver, Talat ve Cemal paşaların kaçışlarına da yardım ettiği sanılan Ahmet İzzet Paşa, İttihatçılar hakkında soruşturma açılmasını engellemeye çalıştı, bazı evrakları imha etti, aranan bazı sanıkların İstanbul’dan çıkmasına yardım etti. Tepkiler üzerine Ahmet İzzet Paşa kabinesi istifa etti ve 11 Kasım 1918’de Tevfik Paşa kabinesi kuruldu. Hürriyet ve İtilaf etrafında toplanan muhalifler ve İtilaf Devletleri yargılamalar için yeni hükümeti de sıkıştırmaya başladılar. Ardından başlayan bir buçuk yıllık yargılama süreci, hiçbir tarafı memnun etmeden sona erdi. Bu haftanın konusu, İtilaf Devletleri, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve Damat Ferit Paşa gibi, şaibeli ve ‘gayrı milli’ unsurların güçlü etkisi yüzünden, resmî tarihçiler tarafından ‘gayrı meşru’ ilan edilen İstanbul yargılamaları.
* * *
1915 Tehciri’nden sonra, Britanya Başbakanı Lloyd George şu itirafta bulunmuştu: “Ermenistan bizim kurduğumuz zafer sunağında kurban edildi... Zavallı Ermeniler bir kez daha eski efendilerinin ökçesi altında kaldılar... Türklerin kötü yönetim sicilinde bile eşi bulunmayan bu vahşet eylemiyle Ermeni nüfusu sayıca bir milyon azaltıldı. Bu tecavüzlerin gerçekleşmesindeki payımızı göz önünde tutuyor, elimize geçecek ilk fırsatta yaptığımız hatayı düzeltmek için ahlaki bir sorumluluk taşıyorduk.” (
War Memoirs of Lloyd George, London: Ivor Nicholson & Watson, 1933, c.2, s.811)
ABD’de ise, daha tehcir sırasında ciddi bir kamuoyu hassasiyeti vardı. Sadece
The New York Times gazetesi tehcirle ilgili 194 makale yayınlamıştı. Bunların yüzde 70’i ilk dört sayfada yer almıştı. (
The Armenian Genocide. News Accounts from the American Press: 1915-1922, Yay. Haz. Richard D. Kloian, Berkeley: ACC Books, 1985.) İstanbul’dan 1916 kışında ayrılan eski İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau, İstanbul’dan Washington’a yolladığı ‘mahrem’ ve ‘gizli’ raporları kaydettiği günlüğünü 1918’de kitap halinde yayınlanınca bu hassasiyet katlanarak arttı. Halbuki Morgenthau, İstanbul’da iken, ABD hükümetine ve Protestan misyonerlerine, Osmanlı Devleti’ne Ermeni Tehciri konusunda baskı yapmamasını tavsiye etmişti. Gerekçesi, 1896’da benzer baskıların Abdülhamit’i, Ermenilere karşı sertleştirmesiydi. (Henry Morgenthau,
Ambassador Morgenthau’s Story, New York: Doubleday, 1918, s. 301-325.)
20 bin Protestan ve Katolik kilisesi, 40 vali, bir Kardinal, 85 piskopos ve Harvard, Chicago, Princeton, Michigan gibi Amerikan’ın en prestijli üniversitelerinin içinde bulunduğu 250 kurumun rektörü, Osmanlı Devleti’nde büyükelçilik yapmış Oscar Straus, Henry Morgenthau ve Abram Elkus gibi isimlerin de dahil olduğu bir sivil toplum hareketinin önderliğinde Ermeniler için düzenlenen bir bağış kampanyasında 115 milyon dolar toplanmıştı ki bu dönemi için son derece büyük bir paraydı., (The Lausanne Treaty, Turkey and Armenia, New York, 1926, s. 204.).
BEŞİNCİ ŞUBE KOMİSYONU Başını Britanya ve ABD’nin çektiği uluslararası baskılar çok ağırdı ama, içerden gelen baskılar da ciddiydi.
Peyam-ı Sabah,
Hadisat,
İleri,
Alemdar,
Yeni İstanbul,
İkdam ve
Zaman gibi İttihatçı karşıtı gazetelerin yürüttüğü kampanyalar ve Mütareke’den kısa süre önce, 10 Ekim 1918’de tekrar açılan Meclis-i Mebusan’ın ilk oturumlarından birinde, İttihatçı kökenli Trabzon Mebusu Mehmet Hafız Bey’in, savaş ve tehcir sırasında yaşanan cinayet ve katliamların soruşturulması talep etmesiyle başlayan ateşli tartışmalar Meclis’in kapandığı 21 Aralık 1918’e kadar sürmüş ve sonunda ‘savaş ve tehcir suçlarını kovuşturmak’ için Meclis bünyesinde bir komisyon kurulmasına karar verilmişti. ‘Beşinci Şube Komisyonu' adıyla anılan bu komisyonu ‘Suiistimalleri, Hesapları ve Seyyiatı Tetkik Komisyonu’ (başkanından dolayı ‘Mazhar Komisyonu’ diye anılacaktı) izledi. (5. Şube soruşturma tutanaklarının yeniden basımı için: Osman Selim Kocahanoğlu,
İttihat ve Terakki'nin Sorgulanması ve Yargılanması, Temel Yayınları, 1998. ‘Mazhar Komisyonu’ raporları ise ortada yok. Tahminlere göre ATASE arşivlerinde saklanıyor.)
O güne dek pek sesi çıkmayan Padişah Vahdettin, 24 Kasım 1918 tarihli
Daily Mail gazetesine verdiği mülakatta, ‘bazı siyasi komiteler tarafından Ermeniler hakkında icra edilen muamele’nin nihayet soruşturulmaya başlamasından duyduğu sevinci belirtiyordu.
HÜRRİYET VE İTİLAFÇILAR SAHNEDE İttihatçıların 23 Ocak 1913’teki Babıâli Baskını’ndan sonra dağılan Hürriyet ve İtilaf Fırkası, bu ortamdan cesaretlenip, 14 Ocak 1919’da ikinci kez kuruluş toplantısı yaptı ve İttihatçılara karşı cephenin liderliğine soyundu. Tehcir sırasında Diyarbakır Valisi olan Dr. Reşit’in 25 Ocak’ta hapisten kaçması üzerine muhalefet yargılamaların başlaması için hükümeti sıkıştırmaya başladı. Baskılar sonuç verdi ve Ocak ayı sonu itibariyle 112 zanlı dönemin ünlü hapishanesi Bekir Ağa Koğuşu’na konuldu.
Beşinci Şube tarafından yürütülen soruşturmalar sonunda, ‘1 milyon Ermeni ile 550 bin Rum’un öldürüldüğü, gayri Müslim azınlıklardan oluşturulan Amele Taburları’nda ise 250 bin kişi açlık ve yoksulluktan öldüğü’ gerekçesiyle, savaş ve tehcir suçlularının Divan-ı Harb-i Örfîlerde yargılanmasına 5 Şubat 1919’da başlandı. Ertesi gün, 25 Ocak’ta hapishaneden kaçmış olan Dr. Reşit Bey, yakalanacağını görünce intihar etti.
‘NEMRUT MUSTAFA DİVANI’ Sadece İstanbul’da üç tane Divan-ı Harp vardı. Ayrıca başka illerde de mahkemeler kurulmuştu. Mahkemelerin başındaki Mustafa Nazım Paşa’nın Kürt asıllı olduğunu ve verdiği kararların haksız olduğunu ima etmek için resmî tarihçiler tarafından ‘Kürt Nemrut Mustafa Divanı’ diye adlandırılan bu mahkemelerde, mahkeme heyetlerini oluşturan yedi sivilden üçü Hıristiyan’dı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.