2600 YILLIK ŞEHİR . Madem seçimlerden bahsedemiyoruz, ‘2010 Yılı Avrupa Kültür Başkenti’ İstanbul’dan söz edelim.
1985’ten bu yana her yıl Avrupa kentlerinden bir ya da birkaçı Avrupa Kültür Başkenti (AKB) olarak seçiliyor. ‘AKB’ olmanın temel koşulu kentin Avrupa’nın kültür zenginliğini ve çeşitliliğini barındırması. 1985’ten beri 39 kent Avrupa’nın kültür başkenti oldu. (Bazı yıllar iki, 2000 yılında dokuz şehir seçilmişti.) AB Parlamentosu’nun 1999’da AB üyesi olmayan ülkelerin de kültür başkenti olmasına olanak sağlamasının ardından Türkiye de aday olma hakkını kazandı ve hükümetin başvurusu üzerine, 2006 yılında, ‘2010 Avrupa Kültür Başkenti’ seçildi.
İstanbul’un ‘AKB’ olmanın temel koşulunu karşılayıp karşılamadığı meselesi bir yana, 2006’dan beri ne yapıldı derseniz, doğrusu ben henüz fark edebilmiş değilim. Halbuki bu tür projelere halkın ve sivil toplum örgütlerinin katılımı hayati öneme sahip. Üstüne üstlük, geçen hafta, 2010 AKB Ajansı’nın dört ağır topu, Nuri M. Çolakoğlu, Prof. İskender Pala, Prof. Metin Sözen ve Gürhan Ertür, istifalarını verdiler. İstifaların AKB’deki hükümet temsilcisi Eyüp Özgüç’le yaşanan görüş ayrılıklarından kaynaklandığı söylendi. Görüş ayrılıklarının hangi konularda olduğunu henüz bilmiyoruz, çünkü AKB Ajansı şeffaf davranmıyor, ama 2010 yılına 9,5 ay kaldığını ve ortada tamamlanmış bir proje olmadığını düşünürsek, durumun vahameti anlaşılabilir. Ajans yeni kadrolarını buluncaya kadar, bari biz boş durmayalım ve İstanbul’un görkemli tarihinde küçük bir geziye çıkalım, ne dersiniz?
Büyük ölçüde coğrafyasının dikte ettirdiği bir tarihi yaşayan İstanbul, uzun ve karmaşık tarihi boyunca coğrafi konumunun sağladığı avantajlarla ticari, askeri, yönetsel bakımdan stratejik öneme sahip oldu. Üç bin yıl boyunca yangınlara, sellere, depremlere; isyanlara, ayaklanmalara; Avar, Arap ve Slav akıncılarına, Latin talancılarına direndikten sonra Türklere teslim oldu. Fatih’in orduları 29 Mayıs 1453’te Konstantinopolis’e girdiğinde şehrin eski görkeminden eser yoktu. 6. yüzyılda 500 bin olan nüfus 50 bine kadar düşmüş, anıtsal yapılar, kamu binaları ve konut alanları harap olmuştu. Derhal imar faaliyetlerine girişen Fatih şehrin genel planına dokunmadı.
OSMANLI İSTANBUL . Sokak ve meydan yapısı olduğu gibi korundu, sarnıçlar, suyolları ve surlar onarıldı. Göçebeliğin bir sonucu olarak yeşil tekrar şehir dokusuna girdi. Nüfusun en fazla yoğunlaştığı yerler dışında bütün evler bahçeli hale geldi. Konut yapımında taş ve tuğla yerine ahşap kullanıldı. Çünkü ahşap hem ucuz hem de kullanımı kolaydı, ayrıca şehrin iklimi ile de uyumlu idi. Ancak bu seçim, bitmek tükenmek bilmeyen yangınlarla şehrin defalarca yıkılması ve yeniden yapılması demek oldu. Yeni kurulan mahalleler, şehir içinde köyler gibi örgütlendiler. Her mahallenin zengini ve yoksulu birlikte yaşadı. Ortaklığın temeli etnik ve dinsel bağlardı. Mahalleler yüzlerini merkeze, sırtlarını şehrin diğer bölgelerine çevirdiler. Böylece Konstantinopolis’teki saydam şehir dokusu yerine daha mat, daha mahrem, daha gölgeli bir doku gelişmeye başladı. Devamı aşağıda…
***
Kuruluşundan 1850’li yıllara kadar Osmanlı Devleti’nde bir belediye örgütlenmesi yoktu. Devletin yapması gereken belediye hizmetleri, vakıflar aracılığıyla görülüyordu. İstanbul’un yöneticisi ise kadıydı. Ahali ile devlet arasındaki idarî, malî, askerî ve mahallî tüm sorunları çözmekle görevli olan kadılar ortalama 20-24 ay görevde kalırlardı. Kadılara esnafın örgütlendiği loncalar, çarşı-pazarı denetleyen muhtesipler ve zaptiye kuvvetleri yardım ederdi. İlk kadı Hızır Bey Çelebi, Sivrihisarlı köklü bir sipahi ailesinden geliyordu. Fatih Sultan Mehmet’in çok sevdiği bir âlim ve şair olan Hızır Bey Çelebi’den sonra İstanbul’da 422 kadı görev yaptı.
Şehremaneti’nin kuruluşu İstanbul’da çağdaş anlamda belediye idaresi kurma girişimi, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında İstanbul’a gelen çok sayıdaki İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinin, mülteci ve göçmenlerin barındırılması sırasında ortaya çıkan hareketlilik ve karışıklığı düzenleme ihtiyacıyla ortaya çıkmıştı. Batılı devletlerin zorlamasıyla 1855’te Şehremaneti kuruldu. İlk Şehremini ‘Pepe’ Salih Paşa’ydı. 1857’de İstanbul 14 belediye dairesine ayrıldı. Bunlardan en büyüğü ve önemlisi, Avrupalı tüccarların, Levantenlerin, gayrimüslimlerin yoğun olduğu Beyoğlu ve Galata’yı kapsayan Altıncı Daire-i Belediye idi. Bu isim, modernliği ile Tanzimat elitlerinin hayran olduğu Paris’in en gelişkin belediyesi olan ‘Sixième Arrondissement’a (6. Bölge) özenilerek konmuştu. (1855’ten I. Meşrutiyet’e kadar ikisi ‘ihtisap ağası’, 18’i ‘şehremini’ unvanıyla 20 yönetici göreve geldi.) 1877’de daire sayısı 20’ye çıkarıldığında veya 1880’de 10’a düşürüldüğünde de Beyoğlu, Altıncı Daire olarak kaldı. Ancak 1912’de belediye bölgeleri yeniden düzenlenirken, Beyoğlu Üçüncü, Üsküdar Altıncı Daire oldu. Belediye bölgelerinin rakamlarla adlandırılmasına 1913’ün başında son verildi.
Ankara-İstanbul gerilimi Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, çöken imparatorluğun merkezi İstanbul ile ‘Anadolu’nun ve Kemalist devrimlerin kalbi’ diye nitelenen Ankara arasında yüksek bir gerilim doğmuştu. 16 Ekim 1923’te “Türkiye devletinin makarr-ı idaresi Ankara’dır” cümlesini içeren tek maddelik bir yasa ile İstanbul’un 2.600 yıllık özel işlevine son verildikten sonra, hâlâ ülkenin en büyük şehri olan ve limanları ile önemli bir ticari işlev üstlenen, okulları ile ülkenin kültür yaşamına yön veren İstanbul ile ilgili pek çok karar, o günlerde küçük bir kasaba olan Ankara’da alınıyordu. 16 Mayıs 1919’da Samsun’a gitmek üzere şehirden ayrılan Atatürk, 23 Ekim 1923’te Hamidiye zırhlısıyla Boğaz’dan geçerken, bir çatana ile zırhlıya yetişip huzuruna çıkmak isteyen Şehremini Ali Haydar (Yuluğ) Bey’i kabul etmemişti. Benzer tavırlar 1924’te, 1925’te ve 1926’da da gösterildiğinde, Atatürk’ün şehre küstüğünden kimsenin şüphesi kalmamıştı. Atatürk’ün dört gözle beklenen ziyareti ancak 1 Temmuz 1927’de gerçekleşti ancak şehrin kaderi hemen değişmedi.
Muhittin Üstündağ ve Henri Prost Emniyet Genel Müdürü Muhittin Üstündağ 1928’de valiliğe getirildiğinde, Özel İdare ile Belediye birleştirildiğinden, Şehreminliği görevini de üstlenmişti. Muhittin Üstündağ döneminde, 1929 Dünya Büyük Buhranı yüzünden, zaten kıt olan kaynaklar daha da azaldığı için, 1930’da çıkarılan (ve 1982’ye kadar yürürlükte kalan) modern anlamdaki ilk Belediyecilik Kanunu’nun etkileri görülemedi.
Muhittin Üstündağ, daha önce başlamış olan Atatürk Bulvarı inşaatını sürdürdü, Kilyos, Büyükdere, Yalova ve Florya yollarını açtı ve buralardaki Atatürk Köşkleri’nin yapımına başladı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.