İlk imzasız kadın mektubunun 28 Haziran 1868 tarihli Terakki gazetesinde boy göstermesiyle başlatabileceğimiz ‘Osmanlı kadın hareketi’ sadece Türk kadınlarının mücadelesi değildi. Hareketin içinde Kürt ve Ermeni kadınlarının da önemli rolü vardı. Çoğu dönemin önemli erkeklerinin kızları, karıları, kardeşleri olan bu öncü kadınlar, ‘özel alan/kamusal alan’, ‘annelik-eşlik/vatandaşlık-siyaset’ seçenekleri arasında bir seçim yapmaya zorlandılar ama her ikisini birden yapmaya çalıştılar. ‘Kadınlık mefkuresi’ nin şekillenmeye başladığı bu dönemin tecrübeleri Cumhuriyet dönemi kadın hareketinin üzerinde yükseldiği zemin oldu.
Ancak, ne Mustafa Kemal, ne Birinci Meclis’in muhalif kanadını oluşturan İkinci Grup, ne Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF, 1931’den sonra ‘parti’ adını aldı) ne 17 Kasım 1925’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası programlarında ‘kadın meselesi’ yer almadı. Adını andığımız aktörlerin tümü, kadına ve aileye, sağlık ve nüfus politikaları açısından yaklaşılıyordu. Yani Cumhuriyet rejimi, aynen selefi gibi kadınları toplum kurucusu yetkin bireyler, siyasi failler olarak değil, ‘vatana asker ve hayırlı evlat yetiştiren anneler’ olarak tanımlıyordu.
Dahası, resmi ideoloji 5 Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinin ‘dünya kadınlarından çok önce verilmiş bir lütuf’ olduğu söylemini zihinlere iyice kazıdı. Evet, kadınlarına seçme ve seçilme hakkı, Japonya ve Fransa’da 1945’te, İsviçre’de 1971’de verilmişti ama Yeni Zelanda’da 1894’te, Avustralya’da 1902’de, Finlandiya’da 1906’da, Norveç’te 1913’te, Rusya’da 1917’de, ABD’de 1920’de, Britanya’da 1928’de verilmişti. Yani Türkiye bu konuda ne geç ne de erken bir örnekti. Kararın ‘lütuf’ olup olmadığı konusuna gelince, bunun cevabını aşağıda vermeye çalışacağız.
KADINLAR HALK FIRKASI
1 Nisan 1923’te Cumhuriyet’in kurucu meclisi seçime gitme kararı verdiğinde, Nezihe Muhiddin önderliğindeki 10 kadar hanım siyasi haklar için mücadeleye başladılar, Haziran ayında ise Mustafa Kemal’in kurduğu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kadınlar kolunu oluşturmak üzere Mustafa Kemal’e başvurdular. Bu arada, cüretkar bir adım attılar: 15 Haziran 1923’te ‘Kadınlar Halk Fırkası’ ‘(KHF) adıyla bir partinin kuruluş beyannamesini İçişleri Bakanlığı’na sundular. Olay basında ‘kadınlar mebus olmak istiyor”, ‘tek gayeleri mebus olmak’ şeklinde yer aldı. Bazıları da fırkanın gizli bir maksadı olduğunu söylüyorlardı. İstanbul Valisi Ali Haydar Bey, partinin kuruluş beyannamesini ve programını henüz okumadığını ama bu gibi işlerin ‘eğitim meselesi olduğunu, kadını yükselmesinin erkeklerle birlikte olacağına inandığını’ söyledi ama arkasını getirmedi. İçişleri Bakanlığı tam sekiz ay süren sessizlik döneminden sonra, hükümetin ‘bazı düşünceler’ nedeni ile KHF’nin kuruluşuna izin vermediğini tebliğ etmişti. Bu ‘bazı düşünceler’in ne olduğu hiçbir zaman öğrenilemedi. Ancak kuruculardan Nezihe Muhiddin, nizamnamede siyasi hakları ima eden 2. kadınların belediye seçimlerinde aday olmasını öneren 3. madde ile ‘kadınların savaş halinde askerlik görevi yapmasını’ öneren 8. maddesinin çok ‘taşkın’ bulunduğunu duymuştu. KHF kurucuları partinin başına Ali Fethi Bey’i getirerek tekrar başvurdularsa da Ankara’nın cevabı yine ‘hayır’ oldu. Bu sefer de kuruluş faaliyetleri süren Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) yüzünden ‘halk fırkası’ adının bir kadın kuruluşu tarafından kullanılması ‘bölücü’ bulunmuştu!
TAŞKIN MADDELER
Ama Nezihe Muhiddin ve arkadaşları yılmadılar, ‘taşkın’ maddeleri değiştirerek 7 Şubat 1924’te Kadın Birliği adlı örgütü kurdular. Mustafa Kemal’in o sırada boşandığı Latife Hanım da derneğe desteğini bildirmişti. Nizamnamenin 3. maddesinde “Birliğin siyasetle alakası yoktur’ denmesine bakılırsa, bir önceki tecrübeden fazlasıyla ders almışlardı. Nitekim dernek kimsesiz çocuklara, fakir kadınlara yardım etmekle, onlara aş ve iş sağlamakla, yerli malını özendirmekle uğraşıyordu. Yine de kadınların seçme ve seçilme hakkının olmadığı 1923 seçimlerinde Halide Edib’i ve Nezihe Muhiddin'i özellikle aday gösterdiler ama Halide Hanım böyle bir girişimden haberdar olmadığını söyleyerek derneği yalnız bıraktı. Derneğin camilerde kadın konferansları düzenlenmek için Diyanet'e yaptığı başvuru da reddedilmişti. Rejimin ‘kadın hakları bakanı’ rolünü üstlenen Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi (Abalıoğlu), kendi deyimiyle bu ‘asabi’ tabiatlı ‘cinsi latifler’ in, ‘kırmızı boyalı dudaklarıyla tatlı ve şuh tebessümlerini seyretmenin hoş bir eğlence olduğunu ifade ediyor’ ama siyasi haklara geçit vermiyordu.
OTO SANSÜR
13 Şubat 1925’te Şeyh Said İsyanı kadınların siyasi taleplerine kulak tıkamak için yeni bir bahane oldu. Yarı resmi Cumhuriyet gazetesi ‘Türkiye’nin hayatında çok mühim meseleler mevcut olduğu bir zamanda hanımlarımızın mebusluk propagandası veya reklamı ile meşgul olmaları pek ciddiyetsiz’ diye yazıyordu. İsyan bahanesi ile tüm özgürlükleri rafa kaldıran Takrir-i Sükun Kanunu’ndan sonra feminist kadınlar ciddi bir ‘oto sansür” uyguladılar, adlarını Türk Kadınlar Birliği yaptılar ama yine rejimin gözüne giremediler.
1927’de seçimlere CHF listelerinden katılmak için kampanya başlatan TKB’nin teklifi erkekler kulübü CHF tarafından kabul edilmedi. Birlik bunun üzerine seçime erkek aday ile katılma kararı aldı. Ancak kendini ‘feminist erkek’ diye tanıtmaktan çekinmeyen ve seçimler için bıyıklarını bile kestiren Kenan Bey alaylara tahammül edemeyince adaysız kaldılar.
ASKERLİK YAPARIZ
21 Haziran 1927 günü Askerlik Kanunu üzerine görüşmelerde Hakkı Tarık (Us) Bey kadınların seçimlere katılma hareketine değinince, söz alan Recep Peker ‘kadınlar Türk vatanıyla bu denli ilgili iseler önce askerlik yapsınlar’ dedi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.