“Başbakan Tayip Erdoğan’ın Kosova seyahati ve bu seyahate bazı çevrelerde yüklenen anlam, bana Alman Kayzer’i II. Wilhelm’in 112 yıl önce İstanbul’a ve Kudüs’e yaptığı tantanalı ‘Doğu Seyahati’ni hatırlattı. Hem Almanların Ortadoğu ve İslam politikaları açısından, hem de Osmanlı-Alman ilişkileri açısından bir dönüm noktası oluşturan bu seyahatin ardından yaşananlar bugün ‘Yeni Osmanlı’ hayali kuranlara dersler içeren niteliktedir. Gelin bu hafta, ‘Cumhuriyet kuran partide’ yaşanan siyasi skandalları bir an için unutup (nasılsa daha çok konuşuruz bu konuyu), Almanların Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Ortadoğu politikalarına göz atalım.” Almanya 1871 yılında ulusal birliğini kurduğunda dünya, başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın diğer büyük devletleri tarafından nüfuz bölgelerine ayrılmış durumdaydı. Almanya kısa sürede sanayisini geliştirdi; fakat ne ürettiklerini satacak bir pazarı ne de yeteri ham madde kaynakları vardı. Dolayısıyla, Osmanlı İmparatorluğu geniş toprakları ve güçsüz yönetimi ile diğer yayılmacı devletler gibi Almanya’nın da iştahını kabartmaktaydı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında kadim dostu İngiltere’ye eskisi gibi güvenemeyeceğini gören Osmanlı Devleti hızla Almanlara yakınlaşmaya başladı.
Bankalar ve ordu elele
II. Abdülhamit’in tahta geçmesiyle birlikte Alman-Türk ilişkilerinin gelişimi ivme kazandı. Almanların o dönemdeki ünlü ‘Drang nach Osten’ (Doğu’ya İtilim) politikasının uygulayıcıları finans devi Deusthe Bank (sonraları Deutsche Palästinabank ve Dresdner Bank) ve silah devi Krupp’tu. Bunlara İstanbul’a gelen Alman askeri heyetinin faaliyetleri eşlik ediyordu.
Almanya’nın pozisyonu 1908’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Bosna-Hersek’i ilhak etmesiyle kötüleştiyse de, 1909’da İngilizlerin yaptığı politik gaflar sayesinde yeniden cazibe kazandı ve 31 Mart (1909) Olayı’ndan sonra II. Abdülhamid’in yerine geçen V. Mehmed Reşat döneminde, Osmanlı Ordusu’nun yeniden organizasyonu Baron von der Goltz başkanlığındaki misyona verildi.
1912-1913 Balkan Savaşları sırasında hızla Çatalca hattının ardına püskürtülen Osmanlı Ordusu’nun içler acısı halinin Almanlara fatura edilmesine rağmen Sadrazam Mahmud Şevket Paşa durumu, daha fazla Alman yardımı ile telafi etmeyi seçti ve Osmanlı Ordusu Liman von Sanders’in 40 kişilik misyonuna teslim edildi.
Almanların Birinci Dünya Savaşı arifesinde arka planda yürüttüğü proje ise, İngilizlerin egemenliği veya etkisi altında yaşayan Müslümanları Britanya İmparatorluğu’na karşı ayaklandırmaktı. Bazıları bu konudaki fikirlerin Kayzer’in 1889’da İstanbul’a gerçekleştirdiği ilk seyahatte, bazıları ise 1898’deki ünlü ‘Doğu Seyahati’ sırasında ortaya çıktığını söyler.
Kayzer İstanbul’da
İlber Ortaylı’nın kaleminden öğrendiğimize göre, 18 Ekim 1898’de İmparatorluğun Hohenzollern Yatı’yla İstanbul’a gelen Kayzer II. Wilhelm ve İmparatoriçe Victoria maiyetleriyle birlikte top atışları ve “yaşa, varol!” sesleri arasında Dolmabahçe’de karaya çıkmışlardı. İkinci gün İstanbul müzeleri gezilmiş, Gümüşsuyu’ndaki Alman Büyükelçiliği’nde kabul resmi düzenlenmişti. İmparatoriçe aynı gün, çok merak ettiği Harem’i ziyaret etmiş, üçüncü gün atla İstanbul surları gezilmiş, Abdülhamit’le uzun görüşmeyi akşam bir tiyatro temsili izlemişti. Dördüncü gün Hereke Halı Fabrikası ziyaretini, Saray’daki kabul yemeği izledi. Altıncı gün İmparatoriçe Victoria’nın doğum günü kutlandı. İmparator bu arada Deutsche Bank Müdürü Dr Siemens’e Anadolu Demiryolu’nun Bağdat’a kadar uzatılma iznini aldığını müjdelemişti.
Kayzer’in ‘Haçlı Seferi’
22 ekimde İstanbul’dan ayrılan Hohenzollern Yatı 25 ekimde Hayfa’da demirledikten sonra yaşananlar Kayzer’in İslâm’ı da kullanarak bir çeşit
Pax Germana (‘Alman Barışı’) hayalini kurduğuna dair ipuçları verir. Elbette buradaki ‘barış’ kelimesi, Almanya’nın militarist, otoriter ve yayılmacı politikalarının kılıfı olarak okunmalıdır.
Kayzer ve kendisine eşlik eden yüksek rütbeli 127 Osmanlı memur ve askeri, Suriye’nin neredeyse tüm önemli sivil ve ruhani reisleri tarafından görülmedik bir tantana ile karşılanmıştı. Yol boyu resmi görevliler dışında, Katolik ve Protestan Alman kolonisi kendisine eşlik ediyordu. Kayzer ve kalabalık maiyeti 29 ekimde at üstünde Kudüs’e ulaştı.
Eski bir İslam geleneğine göre, ancak Kudüs’ü ele geçiren bir hükümdar at sırtında girebilirdi. Bu sorunu aşmak için Yafa Kapısı’nın yanındaki surda bir gedik açılmış, Kayser ile kafilesi buradan içeri girmişti. Kayzer adeta ‘Haçlı Seferi’ görünümündeki bu ‘Hac Seferi’ sırasında, Filistin-Alman kolonisinin (Alman Yahudileri dahil) misyon reisleriyle ayrı ayrı görüştü, her birine vaat ve ihsanlarda bulundu. Sadece Protestanların değil, Katolik Almanların da imparatoru olduğunu göstermek için, Katoliklerin ruhani reisi Kardinal Piavi’ye en yüksek nişanlardan biri olan
Roiher Adlerorden verildi. Ağlama Duvarı, Rum Ortodoks Kilisesi ve hatta Mescidü’l-Aksa bile ziyaret edildi. 31 Ekim’de Kamame Kilisesi (Holy Sepulchre) yanındaki Alman Kilisesi âyinle açıldı. Sonra Hayfa’ya hareket edildi. 12 Kasım’da Beyrut’a, buradan trenle 13 Kasım’da Şam’a geçildi. Emeviyye Camii’nde Selâhaddin Eyyubî’nin mezarını ziyaret edip onun hatırasına bir plaket çakıldı.
Kayzer Müslüman mı oldu?
İmparator, Şam’da yöneticilerin, ‘hoş geldiniz’ söylevlerine cevap olarak meşhur nutkunu verdi: “Burada bütün zamanların en kahraman askeri Sultan Selâhaddin’in (Eyyübi) mezarı önündeyim. Majesteleri Sultan Abdülhamid’e misafirperverliğinden dolayı teşekkür borçluyum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.