
Kayseri’de 18 ay önce kaybolan üç çocuğun vahşi bir cinayete kurban gittiğinin anlaşılması üzerine 1984’den beri fiilen, 2003’ten itibaren de resmen uygulanmayan idam cezası yeniden gündeme geldi. Gün geçmiyor ki, bir televizyon programında ‘asmak yetmez, derilerini yüzmeli, çengele asmalı’ makamında bir konuşma duyulmasın.
Bu furyada, PKK’nın hapisteki lideri Abdullah Öcalan’ın da idam edilmesini hayal eden siyasiler sayesinde, tartışmanın süreceği anlaşılıyor. Bu alt metni bir yana bırakırsak, idam cezasının ne adi ne siyasi suçtan caydırıcı olmadığına dair onlarca araştırma, bulgu, istatistik olduğu halde ve Türkiye hâlâ 1961-1984 arasındaki siyasi idamların utancını yaşarken, bu kampanyaya katılanlar arasında hukukçuların, gazetecilerin, siyasi parti liderlerinin bulunması gerçekten tüyler ürpertici. Üstelik bu kişiler, gazetelere “terörle mücadele sırasında 1000 kişiyi öldürmüş olabilirim” diyen ‘özel harekâtçı’ Ayhan Çarkın’ın, savcılıktaki 10 saatlik bir sorgulama sonrasında elini kolunu sallayarak adliyeyi terk etmesine ses çıkarmadılar. Aynı kişiler, binlerce cinayetin faili olduğu sanılan JİTEM’in kurucusu emekli jandarma albayı Arif Doğan, televizyon kanallarında verdiği cinayet emirlerini haykırarak anlatırken de sus pus oturmuşlardı. Siirt’teki Kasaplar Deresi’nden çıkan insan kemikleri de kimseyi hoplatmadı. Halbuki en az Ahmet Şık ve Nedim Şener için gösterdiğimiz kadar tepki vermeliydik bunlara.
Mademki ülkemizde ölüme, öldürmeye, cellatlara bu kadar yoğun sempati duyuluyor, bu hafta, görev yaptığı 25 yılda 5 bini aşkın kişiyi astığı anlaşılan ‘milli celladımız’ Ali’nin hikâyesini anlatalım. Belki, idam cezası meraklılarından bazılarını, karar veren olmak yerine cellat olmaya özendirebiliriz, ya da tersinden bakarsak, ahkâm kesmekle uygulamak arasındaki farkı düşündürebiliriz.
‘Cellat Ali’ ile resmen tanışmamız, Mustafa Kemal’e yönelik ‘İzmir Suikastı Davası’ sonrasında İstiklal Mahkemesi tarafından idama mahkûm edilen 13 kişinin asılması vesilesiyle olur. İdamlar 13/14 Temmuz 1926 günü gece yarısı başlamış, saat 03.00’e kadar sürmüştür. Suikastı düzenlediği iddia edilen Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf ve Çopur Hilmi suikast yapmayı planladıkları Gaffarzade Oteli’nin köşesinde, suikasta destek verdiği iddia edilen diğerleri Hükümet Meydanı, Sarı Kışla’nın önü ve Deparak civarında idam edilmişlerdi. Bu girişimle dolaylı ilişkisi olan İttihatçılar ise 26 Ağustos 1926 tarihinde Ankara’da Cebeci Hapishanesi’nde idam edileceklerdi. (22 ve 29 Haziran 2008 tarihli Taraf‘ta bu konuda iki yazı yazdığım için burada ayrıntıya girmiyorum.)
Cellat Ali’nin sıfatları
Feridun Kandemir İzmir Suikastinin İç Yüzü (Ekicil Tarih Yayınları, 1955) adlı kitabında İzmir’deki celladın, “Selanik Kıptisi Ali” olduğunu yazar. Osman Selim Kocahanoğlu Atatürk’e Kurulan Pusu/İzmir Suikastının İç Yüzü (Temel Yayınları, 2005) kitabında, Cemal Avcı İzmir Suikastı ve Bir Suikastın Perde Arkası (IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2007)adlı akademik çalışmasında “Kara Ali” tanımını kullanırken, Yılmaz Karakoyunlu Üç Aliler Divanı (Doğan Kitapçılık, 2020) adlı romanında Cellat Ali’den “Selanikli Çingene” olarak bahseder. Uğur Mumcu’nun Gazi Paşa’ya Suikast (um:ag Vakfı Yayınları, 2002) adlı kitabında ise kahramanımız “Selanikli Kıpti Ali” olmuştur.
Kemal Tahir Kurt Kanunu‘nda (İthaki Yayınları, 2005) tanımlamayı biraz renklendirir. ‘Karaoğlan’la başlar, ‘Kötü Çingen’le devam eder, ‘Karaböcek’le bitirir. Arada bir sürü aşağılayıcı sözle takviye edilir bunlar. Ayrıca bir de açıklama yaptırır kahramanına: “Baba mirasıdır, bu zanaat bize.(...) Talat Paşa’nın asıcısı idi, rahmetli babamız Karaköçek (...) Çok adam asmıştır efendim hürriyette (...) alnından öpmüştür Talat Paşamız ‘Aferin ulan Karaköçek’ diye...” (s. 257-262)
Kemal Tahir, böylece ‘Çingene cellat’ ile Ermenilere karşı işlediği suçların ideolojik değil kökensel olduğunu ima etmek için olsa gerek, ‘Çingene’ olduğu iddia edilen Talat Paşa arasında bir bağ kurar. Böylece bir taşla iki kuş vurulur.
Kara değil, bembeyaz
Cellat Ali kimliği konusunda gerçeğe en yakın resmi, Ankara Üniversitesi’nde İzmir Suikastı Davası’na ilişkin söylem analizi ile doktorasını kazanan Ahmet Hilmi Balcı sunar. Balcı “İzmir Kızlarağası Hanı’nın karşısındaki yolun üzerinde dükk�nı bulunan sahaf Ali Haydar Toprak” tarafından kendisine anlatılan hikâyeyi anlatır bize. Cellat Ali’yle bir süre komşu olan Ali Haydar Toprak’a göre Cellat Ali diye anılan kişinin 1934’ten sonra soyadı Ağu ya da Ağı olup (ki 19 Mayıs 1957 tarihli Milliyet gazetesindeki bir haberden soyadının Ağı olduğu anlaşılıyor) bir Çingene veya Kıpti değil; sarışın, mavi gözlü ve açık tenli bir Makedonya göçmenidir. Yine Toprak’a göre Feridun Kandemir’in dediği gibi çevik bir yapıya sahiptir ancak Kemal Tahir‘in kurguladığı gibi cellatlığı babadan miras değildir.
Balkanlardan Konya’ya
Ali Haydar Toprak’ın bizzat Ali Ağı’dan öğrendiğine göre küçük yaşta babasız kalan Ali ve annesi, 1912-1913 Balkan Savaşı sırasında Anadolu’ya doğru yola çıkarlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.