Geçen hafta Lozan’a gidiş konusunu ele almış, Sevr ile Lozan’ın bir karşılaştırmasını yapmayı 10 ağustos haftasına bıraktığımı belirtmiştim. Aslında iki antlaşmayı bir gazete sayfasında karşılaştırmak kolay değil. Hele de daha Mondros ve Sevr meselesini enine boyuna tartışmamışken. Yine de en azından konuyla ilgili okuyucuların kendi araştırmalarını yapmaları için bazı ipuçları vermeyi denemek istiyordum. Bu sözüm bazı okurların gözünden kaçmış olmalı ki, bolca ‘neden Lozan’la Sevr’i karşılaştırmadan yazıyı kestiniz?’ eleştirileri aldım. Anlaşılan daha uzun ve net açıklamalar yapmalıyım, ya da işi tek bir sayfada bitirmeyi öğrenmeliyim. İki yazı arasına bir hafta koymamın nedeni sadece kronolojiye sadık kalma isteği değildi. Esas, Rusya Devlet Başkanı V. Putin’in 6 ağustosta gerçekleşmesi beklenen Türkiye ziyareti dolayısıyla bir ‘Rusya yazısı’ yazmak istiyordum.
Hayalimde Türk ve Rus modernleşmelerini karşılaştıran bir yazı yazmak vardı. Ancak bütün uğraşlarıma rağmen, ortaya Murat Belge’nin bir zamanlar yazdığı ve bana göre ‘bir tarih yazısı nasıl olmalı?’ başlıklı bir derse konu olacak güzel yazısının kötü bir kopyasından fazlasını çıkaramadım. Bunun üzerine Murat Belge’nin yazısını bu sayfaya taşımak istedim ancak yazının boyutları buna izin vermedi. (“Batılılaşma: Türkiye ve Rusya”,
başlıklı yazı, İletişim Yayınları’nın çıkardığı
Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce adlı eserin ‘Modernleşme ve Batıcılık’ adlı 3. cildinde yer alıyor. Okumanızı tavsiye ederim.) Sonunda rotayı başka bir konuya; gerek Sevr’i ve Lozan’ı anlamak için, gerekse bugünkü pek çok siyasi tartışmayı anlamlandırmak açısından kilit öneme sahip olduğunu düşündüğüm Misak-ı Milli konusuna çevirdim. Her zamanki gibi, bu konuyu da bir kerede bitiremedim. Noktayı önümüzdeki hafta koymak üzere herkese iyi pazarlar...
İstanbul işgal ediliyor Bugün ulusça her başımız sıkıştığında başvurduğumuz Misak-ı Milli nedir, kim hazırlamıştır, ne zaman ve nerede hazırlanmıştır, ne anlama gelmektedir gibi sorulara herkes farklı cevaplar verir. Öncelikle belirtelim ki, Misak-ı Milli beyannamesi son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda ortaya çıkmıştı. Bilindiği gibi, Meclis-i Mebusan, Mondros Mütarekesi’ni takiben, 21 Aralık 1918’de Padişah Vahdettin tarafından seçimlere gidilmek üzere feshedilmişti. Mustafa Kemal’in önderliğindeki kadrolar, önce seçimlere katılmama kararı almışlar sonra bu kararın sonucu değiştirmeyeceğini düşünerek, meclisi kontrol altına almaya karar vermişlerdi. Plana göre, yeni seçilen mebusların İstanbul’a gitmeden önce Ankara’ya uğramaları sağlanacak, bu mebuslar aracılığıyla Meclis-i Mebusan’da bir ‘Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu’ oluşturulacak, Milli Mücadele’ye soğuk bakan Ali Rıza Paşa Hükümeti düşürülecek, Meclis Başkanlığı’na Mustafa Kemal’in seçilmesi sağlanacak, Sivas Kongresi kararları Meclis’e onaylatılacaktı. İşte bugün Misak-ı Milli diye bildiğimiz metin bu bağlamda ortaya çıkmıştı. Mustafa Kemal’in asıl düşüncesi, Ankara’da yeni bir devlet oluştururken, eski düzenin meşruiyetinden ve kurumlarından alabildiğine yararlanmaktı.
Felah-ı Vatan mı, ‘Fellah-ı Vatan’ mı? Seçimlerden sonraki Meclis-i Mebusan 12 Ocak 1920’de açılmıştı. Mustafa Kemal’in planlarını İstanbul’da uygulamakla görevli Rauf (Orbay) Bey, 6 Şubat 1920’de Mustafa Kemal’e bir telgraf çekti. Telgrafta Meclis’te 70 kişilik (bazı kaynaklara göre grup 88 kişilik) bir grup oluşturduğunu haber veriyordu. Mustafa Kemal 7 şubat tarihli cevabi telgrafında grubun nizamname ve programını, kimlerin katıldığını, kimlerin katılmadığını, hangi seçim çevresinden olduklarını soruyordu. Anlaşıldığı kadarıyla, gelişmeler kontrolünden çıkmaya başlamıştı. Nitekim Mustafa Kemal’in Meclis-i Mebusan’a gönderdiği tebrik mesajı okunmamış, Mustafa Kemal Meclis-i Mebusan’da kurulacak grubun adının ‘Müdafaa-i Hukuk’ olmasını istediği halde grubun adı Vahdettin’in Meclisi açan mektubunda (Padişah açılışa gelmemişti) geçen bir ifadeden dolayı ‘Felah-ı Vatan’ (Vatan’ın Kurtuluşu’) konmuştu. Mustafa Kemal bunlara çok kızmıştı. Bu öyle bir kızgınlıktı ki, 1927’de CHP Kurultayı’nda okuduğu
Nutuk’ta Felah-ı Vatan üyeleri için ‘imansız’, ‘cebin’ (korkak) ve ‘cahil’ terimleri kullanmış ve grubu “Fellah-ı Vatan” diye alaya almıştı. Üstelik aşağılama amacı taşıyan “fellah” sözcüğünü gelecek kuşaklar bir basım hatası sanmasınlar diye
Nutuk’un elyazmasına “bililtizam şeddeli [bilerek çift le ile] yazılmıştır” şeklinde dipnot bile düşmüştü!
1907’de oluşturulan harita mı? Burada bir ara verip, metni kimin hazırladığına geçelim. Bu konuda iddialar çeşitlidir. Mustafa Kemal’in sınıf, askerlik ve siyaset arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a göre, Mustafa Kemal ‘Misak-ı Milli haritasını’ daha 1907’de oluşturmuş, zamanı geldiğinde de bunu uygulamıştı. Mustafa Kemal’in yeminli düşmanı Rıza Nur veya sadık adamı Yunus Nadi ve bizzat Mustafa Kemal’in kendisine göre ise Misak-ı Milli fikirleri ilk olarak ‘Doğu sınırları’ için Erzurum Kongresi’nde benimsenmiş, Sivas Kongresi ile tüm ülkeyi kapsar hale gelmişti. (Rıza Nur’un deyişiyle “esasen Erzurum Kongresi’nde başlamış, Sivas’ta nemalandırılmıştı.” Falih Rıfkı Atay’a göre de “sonu Ankara’da bağlanmıştı.”)
Mustafa Kemal’le birlikte 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkanlardan biri olan Hüsrev Gerede’ye göre metin, Mustafa Kemal’in daha önce talimat verdiği şekilde Felah-ı Vatan Grubu mensubu bir grup mebus tarafından hazırlanmıştır. Rıza Nur’a göre ortada bir metin falan yoktur, sadece verilmiş sözler vardır. Meclis-i Mebusan’ın Başkan Vekillerinden Hüseyin Kazım Bey metni kendisinin hazırladığını ileri sürer. Milli Mücadele hakkında ciddi araştırmaların sahibi Alman araştırmacı Gotthard Jaeschke’ye göre ise, Misak-ı Milli beyannamesinin ilk müsveddeleri, 30 Aralık 1919’da Mustafa Kemal tarafından kaleme alınmıştır. Ancak önümüzdeki hafta daha iyi göreceğimiz gibi ortaya çıkan metin, Mustafa Kemal’in kaleminden çıkmış olmayacak kadar muğlâk ve karışıktır.
Beyannameyi kim yazdı? Müellifi kim olursa olsun, Misak-ı Milli Beyannamesi’nin son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın gündemine getirilmesi 12 Ocak 1920 tarihindeki açılıştan sonra olmuştur. Konunun kahramanlarının iddialarına göre, konu ilk kez
28 Ocak1920 günlü ‘gizli’ tartışmaya açılmıştır. Ancak Meclis-i Mebusan’da o tarihte gizli ya da açık bir oturum yapılmadığı bugün gayet iyi bilinmektedir. Anlaşılan mebusların gayri resmi bir toplantısı söz konusudur. Ancak Mustafa Kemal’in beklediği, söz konusu andın kamuya ilan edilmesidir. Nitekim Rauf Bey’e yazdığı 7 Şubat 1920 tarihli cevabında “dünyaya ilân edilmesi lazım gelen bir sulh programının gizli tutulmasındaki fayda ve sebebin açıklanmasını rica ederiz” demektedir. Rauf Bey 11 Şubat 1920 tarihli telgrafında “Biz elbette yayınlanması taraftarıyız.
Yazının devamını okumak için tıklayın.