Ege Denizi ile Karadeniz’i birbirine bağlayan İstanbul Boğazı, Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi’ni kapsayan suyolunun rejimi 9 Kasım 1936 tarihinde yürürlüğe girmiş olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle belirlenmiştir. Montrö’nün esas amacı uluslararası deniz ticaretinin ve ulaşımının gereklerini ve yararlarını kıyıdaş devlet olan Türkiye’nin egemenlik haklarla bağdaştırmaktı. Gürcistan’ın kendisine bağlı özerk bir bölge olan Güney Osetya’ya saldırısını bahane eden Rusya Federasyonu’nun Gürcistan’a askerî müdahalesiyle kızışan ortamda, ABD’nin her biri 69 bin ton ağırlığındaki Mercy ve Comfort isimli iki hastane gemisini ‘insani amaçlarla’ Karadeniz’e göndermek istediği, Türkiye’nin ise bu talebe Montrö’ye atıfta bulunarak karşı çıktığı haberleri, yıllardır bilinçli biçimde üzerinde durulmayan bir sorunu gündeme taşıdı.
UFUKTA KRİZ Mİ VAR? • Montrö’ye göre, Karadeniz’e kıyısı olmayan bir devletin insani amaçlarla dahi olsa Karadeniz’e geçirebileceği gemilerinin tonajı 15 bin tonu, gemilerin toplam tonajının 45 bin tonu, sayısının dokuzu, gemilerin Karadeniz’de kalacağı sürenin 21 günü, geçmemesi gerekiyor. (Daha bir dizi ikincil şart da var.) Nitekim taraflar Türkiye’nin haklılığını teslim etti ve Türkiye ile ABD, Montrö’yü ihlal etmeyecek bir formül üzerinde anlaştıklarını açıkladılar. Bu yeni formül şimdilik Rusya’yı rahatsız etmemiş görünüyor ama gerek 17. yüzyıldan beri sıcak denizlere ulaşma politikası güden Rusya’nın, gerekse Başkan Wilson’un ’14 İlkesi’ doğrultusunda dünyanın tüm denizlerinde tam bir seyir serbestîsini savunan ABD’nin ileride bu tür engellemelere tahammül göstereceğinin garantisi yok. Öte yandan, Montrö defteri bir kez açılırsa, aşağıda anlatacağımız nedenlerden dolayı Türkiye’nin bundan zararlı çıkması ihtimali çok büyük.
Montrö’ye geçmeden önce, uluslararası hukuk literatürüne ‘Türk Boğazları’ olarak geçen suyolunun morfolojik özelliklerine değinelim. Bu suyolunun en nadide bölümünü oluşturan İstanbul Boğazı, kuzeyde Anadolu Feneri’ni Türkeli Feneri’ne birleştiren hattan başlayıp güneyde Ahırkapı Feneri’ni Kadıköy İnci Burnu Feneri’ne birleştiren hatta kadar uzanan 31 kilometrelik bir suyoludur. Ortalama genişliği 1.500 metre olup genişlik Kandilli mevkiinde 700 metreye düşer. En derin yeri Rumelihisarı önünde 110 metre, en sığ yeri ise Aşiyan önünde 12,8 metredir. Karadeniz’e çıkışta, Paşabahçe önlerinde bir defada 85 derecelik, Marmara’ya inişte, Yeniköy önlerinde bir defada 70 derecelik iki dönüş de dahil olmak üzere toplam 12 keskin, üç yumuşak rota değişikliği gerektiren İstanbul Boğazı, tuzluluk dereceleri birbirinden farklı iki denizin birleşmesinden oluşan güçlü dip ve yüzey akıntıları, güçlü anaforlar, zaman zaman kasırgaya dönen rüzgârlar, belli mevsimlerde etkili olan sis ve yoğun deniz taşımacılığı yüzünden de dünyanın en zorlu suyoludur. Ayrıca dünyadaki suyolları arasında hiç biri çevresinde bu kadar büyük nüfusu barındırmaz.
ÇANAKKALE BOĞAZI • İzmit Körfezi girişinden Çanakkale Boğazı girişine kadar 224 kilometre uzunluğunda, 11.150 kilometrekare genişliğinde bir iç deniz olan Marmara Denizi’nin öteki ucundaki Çanakkale Boğazı ise kuzeyde Zincirbozan Feneri’nden geçen boylamla başlar, güneyde Mehmetçik Burnu Feneri’ni Kumkale Feneri’ne bağlayan hatla biter. Uzunluğu 68,7 kilometre, genişliği kuzey girişinde 5.120 metre, güney girişinde ise 4.334 metredir. İntepe Limanı önünde 7.223 metreye çıkan genişlik Çanakkale-Kilitbahir arasındaki Nara Burnu’nda 1.307 metreye düşer. En derin yeri Dalyan Burnu önlerinde 94 metre, en sığ yeri kuzey rotası üzerinde Kabageven Burnu önlerinde 25 metredir. Çanakkale Boğazı’nda gemiler en az 11 rota değişikliği yaparken, Nara Burnu önlerinde bir defada 75 derecelik keskin bir dönüş yapmak zorundadırlar. Çanakkale Boğazı’nda (kuvvetli lodosta yön değiştirse de) Marmara’dan Ege Denizi’ne doğru güçlü bir yüzey akıntısı mevcuttur. Gerek güçlü rüzgârlar, zaman zaman etkili olan sis ve arabalıvapur seferleri yüzünden seyrin dikkatli yapılması gerekir.
Tarih boyunca Boğazlarda uygulanan rejimin hikâyesine gelince; Fatih Sultan Mehmed’in 1452’de İstanbul Boğazı’nın en dar yerinde Rumeli Hisarı’nı yaptırıp Boğaz’dan geçecek her geminin belli bir ‘müruriye’ (geçiş parası) ödemesini emretmesiyle başlayan ‘Karadeniz’i Osmanlı gölü yapma’ süreci, 1484’te Karadeniz’in kuzey kıyılarındaki Kili ve Akkerman kalelerinin ele geçirilmesiyle tamamlanmıştı. O günün süper gücü Britanya İmparatorluğu tarafından ‘Ancient rule of the Otoman’ (Osmanlı’nın kadim kaidesi) adıyla tescil edilen bu imtiyazlı durum ilk olarak ‘kapitülasyonlar’ dolayısıyla delindi. 1535’te Fransız, 1579’da İngiliz, 1598’de Hollandalı, 1616’da Germen (Alman) ticaret gemilerine Boğazlar’dan serbestçe geçme imtiyazı tanındı. 1682’de ‘Deli’ Petro’nun Çar olmasından itibaren Rusların Karadeniz’e inmek ve bu denizde serbestçe dolaşma girişimleri ise Osmanlı Devleti tarafından sürekli püskürtüldü.
KÜÇÜK KAYNARCA ‘FELAKETİ’ • Ancak, 1736 yılında Azak Kalesi Ruslar’a terk edilerek ilk gedik verilirken, 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile Osmanlı Devleti, Kırım’ı Rusya’ya terk etmekle kalmamış, Rusya’ya Karadeniz’de harp gemisi bulundurmak, kendi gemileri ile ticaret yapmak ve ticaret gemilerini Boğazlar’dan geçirme haklarını tanımak kalmıştı. 1807’de, Rusya’nın Boğazlar’ın kendilerine verilmesi talebi ile Fransa ile gizli görüşmeler yaptığını duyan Osmanlı Devleti Britanya ile 5 Ocak 1809 tarihinde, Kale-i Sultaniye Anlaşması’nı imzalayarak arkasını sağlamlaştırmak istedi. Halbuki bu anlaşmayla Osmanlı Devleti, Boğazlar’ın statüsünü tek başına değil, ikili anlaşmalarla belirlemeye razı oluyordu. Barış zamanında, Osmanlı Devleti ile savaş halinde olmayan devletlerin ticaret gemilerinin Boğazlar’dan geçiş yasağına dair ‘Osmanlı’nın kadim kaidesi’ ise Rusya ile girdiği savaştan mağlup ayrılan Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 14 Eylül 1829’de imzalanan Edirne Anlaşması ile ebediyen tarihe gömülecekti.
KAVALALI’NIN ETTİĞİ • 1831’de Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın devlete isyan etmesi ve Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa’nın 1832’de Osmanlı ordusunu Konya’da mağlup ederek İstanbul’a yönelmesi üzerine, II. Mahmud Avrupa devletlerinden yardım talep etmek zorunda kalınca yardım çağrısına sadece Rusya cevap vermişti ve elbette yardım karşılıksız değildi! İki devlet arasında 8 Temmuz 1833 tarihinde sekiz yıllık bir süre için imzalanan Hünkâr İskelesi Anlaşması’nın gizli maddesine göre, Osmanlı Devleti, Rusya’nın istemesi halinde, Boğazlar’a herhangi bir yabancı devlet savaş gemisini sokmayacaktı. 1839’te Osmanlı Devleti ile Kavalalı’nın ordularının Nizip’te tekrar karşı karşıya gelmeleri üzerine Osmanlı Devleti ile Rusya, Avusturya, Fransa, Britanya ve Prusya arasında 13 Temmuz 1841’de ‘Akdeniz ve Karadeniz Boğazları Hakkında Londra Sözleşmesi’ imzalandı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.