KEYHÜSREV TABLETİ . Ufak, pembeye çalan bir kil silindir British Museum’daki en kıymetli parçalardan birisidir. Üzerinde çentik şeklinde yazılar olan bu silindir Perslerin efsanevi Kralı Büyük Keyhüsrev’e (Kiros) aittir. Silindirde, MÖ 539 yılında Babillileri yenilgiye uğrattığı zaman Keyhüsrev’in Babil halkına adalet, merhamet ve yüce gönüllülükle muamele etmeye kararlı olduğu yazılıdır. İşte bu metin, çoğu uzmana göre dünyanın en eski insan hakları sözleşmesidir.
2500 YILLIK MEDENİYET . Gerçekten de İran, 2500 yıl evvel Ahameniş İmparatorluğu ile tarih sahnesine çıkıp Part, Sasani ve Safevi imparatorluklarını kurmuş, Firdevsi, İbni Sina, Farabi, Ömer Hayyam gibi isimler yetiştirmiş; tarih boyunca bilimiyle, sanatıyla çekim merkezi olmuş bir ülkedir. Bunlara 1400 yıl önce eklenen İslam kimliği ve 200 yıl önce eklenen Batı modernitesini de katarsak ortaya bugünkü İran kimliği çıkar.
OBAMA’NIN İTİRAFI . Bu hafta, muhafazakârlar ve reformistler arasında kıran kırana geçen genel seçimler ve ABD Başkanı Obama’nın İran petrollerini millileştiren Başbakan Musaddık’ın 1953’te devrilmesinde ABD’nin rolü olduğunu dair itirafı vesile ederek İran’a bakalım diyorum. Çünkü İran, ileriki haftalarda ele almayı umduğum Garbiyatçılık denilen radikal Batı karşıtı düşünce akımını kavramak açısından kilit öneme sahip.
İran’ın haraç-mezat satılması Takvimler 1872’yi gösterirken günümüzün saygın haber ajansı Reuters’in kurucusu Baron Julius von Reuters, ülkenin ekonomik kaynaklarının işletilmesi yolunda o kadar geniş haklar kazanmıştı ki yıllar sonra Lord Curzon bile bunu, “tarihte görülmemiş şekilde bir krallığın tüm kaynaklarının olağanüstü boyutta yabancı ellere teslimi” olarak niteleyecekti. Tepkiler bu kadar yoğun olunca ayrıcalıklar gözden geçirildi, sonradan sınırlandı; ancak ülkenin ‘haraç-mezat’ satıldığı şikâyetleri herkesin dilindeydi ve şiirlere bile konu olmuştu. O günlerde bir din adamı, Seyyid Cemaleddin el-Afgani, halkı ayaklanmaya çağırıyordu. Yıllar sonra Ayetullah Humeyni örneğinde de tekrarlanacağı gibi, halkı Şah aleyhinde kışkırttığı gerekçesiyle İran’dan sürgün edilmişti. Halka İstanbul’dan sesleniyordu: “Ey Pers ilinin olgun meyvesi, halkın uyanışı için kuşak kuşananlar! Mahpusluktan, kıyımdan korkmayın; Perslerin cehaletinden bezmeyin! Sultanların kudurmuşluğundan ürkmeyin! Despot hükümetler sarsılıp devrilecek! Sizler de Perslerle saadet arasına girenleri mahvetmeye gayret edin!”
Meşrutiyetin kısa ömrü Bu çağrıya cevap ancak 30 yıl kadar sonra, 1906 yılında verildi ve Muzaffereddin Şah, feodal dönemden kalma yetkilerinin bir bölümünü halka bırakmaya, kurumlara devretmeye razı oldu. Bu, Batı’da yaygın adıyla İran Anayasa Devrimi, İranlıların deyişiyle İnkılab-ı Meşrutiyet’ti. Ancak bu dönem çok kısa sürdü; zira İngilizler için İran, imparatorluklarının en önemli mücevheri saydıkları, Hindistan’a geçiş kapısıydı. Çıkarlar söz konusuydu ve 20. yüzyılda daha pek çok benzer örnekte olduğu gibi İngilizlerle Ruslar, ülkeyi nüfuz alanlarına bölüp paylaşmak üzere anlaştılar. İngiltere, kısa sürede İran için Rusya gibi bir tehdit haline geldi.
Petrol sahneye çıkıyor Yıl 1907’ydi. Petrolden pay almak isteyen İngilizlerle Ruslar ülkeyi nüfuz alanlarına bölüp paylaşmak üzere anlaştılar. Batı artık İran’la hem ekonomik değeri, hem de tampon ülke özelliğiyle ilgileniyordu. Petrol kaynaklarının büyüklüğünün anlaşılmasıyla, İngiliz hükümeti İran’la daha çok ilgilenmeye başladı. Özellikle donanmanın başında bulunan Winston Churchill, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkacağı beklentisinden de hareketle gemilerin makinelerini kömürden petrole çevirmek istiyordu; bu da gerekli kaynaklara da erişimi gerektiriyordu. 1914 yılında İngilizler ‘Anglo-İran Petrol Şirketi’nin (bugünkü BP) çoğunluk hissesini, yüzde 51’ini almaya karar verdiler. Bu adım iki devlet arasındaki gerginliği bir sürtüşmeye dönüştürdü. Yıllar sonra bile Churchill, Britanya’nın başına konan talih kuşuna inanamıyordu: “Peri masalları aleminden, en çılgın düşlerimizin ötesinde bir hediye!”
Kaçar Hanedanı’nın sonu 1920’ye gelindiğinde 140 yıldır ülkeyi yöneten Kaçar hanedanı İngiliz ve Rus askerlerinin işgal hareketlerini takiben iyice zayıflamış; ulema ve ordu saflarında yönetimde değişim talepleri ile hareketlenme iyice artmıştı. Değişim beklentisini eyleme dönüştürmek için en uygun durumdaki unsurlardan birisi ülkenin tek düzenli ordu birimi olan Kazak Tugayı idi. Tugay’ın sivrilen komutanlarından Rıza Han yanına siyasetin etkili düşünürlerinin desteğini aldı. İngilizlerin de teşvikiyle 21 Şubat 1921’de 1200 kişilik birliği ile Tahran’ın kontrolünü ele geçirdi. 26 Ekim 1923’te bir adım daha atarak yönetimi tümüyle eline aldı. İki yıl sonra Avrupa'da tedavi gören ve çağrılara rağmen İran’a dönmeyen Kaçar Hanedanı’nın son üyesi Ahmed Şah’ı tahttan indirdi. Rıza Han, kendisine Osmanlıları devirmiş olan Mustafa Kemal’i örnek alıyordu. Atatürk cumhuriyetçiydi, Rıza Han da modern bir devlet başkanının olması gerektiği gibi cumhuriyetçi bir başkan olmak istiyordu; ama ulema, ‘Hayır!’ dedi, ‘İslam devletlerinin monarşi olması gerekir’ dedi. Bu nedenle de 1925’te Pehlevi hanedanı adına Şah Rıza aynen Napolyon’un yaptığı gibi kendi kendisini tahta çıkarmak zorunda kaldı.
Şah’ın ‘Denge Oyunu’ İkinci Dünya Savaşı’na gelirken, Rıza Şah ve İran resmen tarafsızdı ama İngilizlerle Ruslar onu, Nazilere sempati beslemekle suçluyordu. Halbuki Rıza Şah da aynen İsmet İnönü gibi bir ‘denge oyunu’ oynuyordu. Görünen o ki, İran Türkiye kadar başarılı olamadı. Şah’ın Alman sempatizanlığı göze batacak kadar belirgin oldu ve Ruslarla İngilizler elele vererek ülkeyi 1941’de işgal ettiler. Rıza Şah’ın gitmesi gerekiyordu. İngiltere ve Rusya askerleri ülkeyi işgal ederken ona, İngiliz başbakanı Churchill’in deyimiyle ‘onurlu bir çıkış yolu’ sundular; tahtı genç oğluna bırakmak. Rıza Şah Kanada’ya gitmek istediyse de İngilizler tarafından önce Mauritius’a, oradan da Johannesburg’a gönderildi. 1944’de orada öldü.
Rıza Şah’tan sonraki yıllarda, İran’la Batı arasındaki ilişkiler esas olarak ‘siyah altın’ petrol etrafında şekillendi. Dolayısıyla Anglo-İran Petrol Şirketi, ülkenin kaderinde giderek daha etkili bir noktaya geldi. İranlılar ile şirket arasında petrol gelirlerinin nasıl paylaşacağı konusundaki tartışmalar bu yıllarda yoğunlaşmaya başladı. Bu konuda İranlıların önünde bir de örnek vardı. 1944’te Suudi Arabistan’a giren Arap-Amerikan Petrol Şirketi (ARAMCO) petrolün yüzde 50’sinin çıkarıldığı ülkeye, yüzde 50’sinin ise rafineriyi kuran şirkete ait olduğu şekilde adil bir anlaşma yapmıştı. Halbuki Anglo-İran Petrol Şirketi, İran’a neredeyse hiçbir şey vermiyordu. Ve bu, İranlıları haklı olarak çok kızdırıyordu. Dünya Kore Savaşı’nı, ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaşı konuşurken, İran’da halk sokaklarda petrolün millileştirilmesi için öfkeli mitingler yapıyordu.
1951’de yılın adamı ABD’de yayımlanan ünlü
Time dergisi 1951 sonunda uzun boylu, uzun-solgun yüzlü, yaşlı bir İranlı’nın ‘yılın adamı’ olduğunu duyurmuştu. Soyu Kaçar Hanedanı’na dayanan, babası da bir zamanlar bakan olan 70 yaşında bir hukukçu ve ülkenin başbakanı Muhammed Musaddık’tı bu adam. Derginin, ‘yaşlı, tuhaf bir büyücü’ diye nitelediği Musaddık bir milliyetçiydi, parlak bir düşünce insanıydı. İsviçre’de eğitim görmüştü, hukuk alanında doktorası vardı. Demokrasiye ve sekülerizme inanan biriydi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.