
Bağımsız İletişim Ağı’nın (BİA) 2011 Medya Gözlem Raporu’na göre 2012 yılında 104 gazeteci ve 30 dağıtımcı hapse girdi. Bu 134 kişinin 94’ü Kürt medyasından. Hükümet ise bu kişilerin terörle veya adi suçlarla ilişkili olarak hapiste olduğunu söylüyor. Bana göre gerçek ortada bir yerde. Başlıklar halinde şöyle özetleyebilirim düşüncelerimi: 1) Ergenekon Davası, İnternet Andıcı Davası, Balyoz Davası vb. asli faillerin çoğu kasıtlı ya da kasıtsız olarak dışarıda bırakıldığı halde son derece önemli ve meşru davalar. Sonuna kadar götürülmeliler. 2) Darbecilik suçlamasıyla tutuklu bulunan 104 kişinin çoğu gazeteci ancak bunların bir kısmı gazetecilikten değil, darbe girişimlerine destek olmaktan tutuklu. 3) Zaten gazeteci olmak kişiye yargı muafiyeti vermez. 4) Öte yandan bir kişinin TMK veya TCK kapsamında suçlanması hiç de zor değil. Dolayısıyla bir kişinin terör veya adi suçlarla ilişkili olarak hapiste olması, o kişinin ‘gerçek’ gazeteci olmadığını göstermez. 5) Ancak gazeteci olsun veya olmasın, darbe girişiminin planlayıcısı/ destekçisi/ yardımcısı olsun veya olmasın bu kişilerin bu kadar uzun süre tutuklu kalması, daha doğrusu evrensel hukuk normlarına uygun mahkemelerde evrensel yargılama usullerine göre yargılanmamaları hakka, hukuka, adalet duygusuna, vicdana uymaz!
Bir de Cüneyt Ülsever, Mehmet Altan, Ece Temelkuran gibi hükümeti eleştiren gazetecilerin ikna edici gerekçeler gösterilmeden işten çıkarılması veya Nuray Mert gibi ‘izne’ ayrılması, bazılarının (Perihan Mağden gibi) tazminat davalarıyla yıldırılması ve birçoğumuzun oto-sansüre başvurması meselesi var. Tiyatro, sinema, müzik alanında çalışanların veya sosyal medyada yazanların uğradığı baskıları da ekleyince ifade özgürlüğü alanında ciddi sorunlar olduğu açık. Bu yüzden bu haftaki yazıma sansür konusuna ayırdım.
***
Osmanlı Dönemi’ndeki ilk “sansür kararnamesi” Abdülaziz Dönemi’nde (1861-1876) yayımlanmıştı. Ama yakın zamana kadar sansür deyince aklımıza II. Abdülhamid gelirdi. Bunun da son derece haklı nedenleri vardı.
Saltanatının 93. gününde “akıl rahatsızlığı” nedeniyle tahttan indirilen V. Murad’ın yerine 31 Ağustos 1876 tarihinde tahta çıkarılan Abdülhamid’in basına karşı yumuşak davranmayacağı daha iktidarının ilk aylarında anlaşılmıştı ama tutumun sertleşmesi 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında oldu. İlk kurban da 1870’ten itibaren Diyojen, Çıngıraklı Tatar, Hayal ve İstikbal adlı mizah gazetelerini çıkaran Rum asıllı gazeteci Teodor Kasap oldu. Gazeteci Kanun-i Esasi’nin “Matbuat kanunlar dairesinde serbesttir” diyen 12. maddesini hicveden karikatüründen dolayı 1877 yılının mart ayında üç yıl hapse mahkûm oldu.
Resmî gazeteye sansür
20 Eylül 1877’de sıkıyönetim ilan edildi. 18 Şubat 1878’de daha bir yılını bile doldurmamış Meclis kapatıldı, 1876 tarihli Kanun-i Esasî rafa kaldırıldı. Abdülhamid, anayasa gereğince hazırlanan Matbuat Kanunu’nu yürürlüğe koymadı. Bu tarihten itibaren basılı yapılacak her türlü yayın Dahiliye Nazırlığı bünyesindeki Matbuat Müdüriyeti’nce öndenetime tabi tutuldu, bazı sözler ve konular yasaklandı, bu yasaklara uymayan gazeteler kapatıldı, bir daha mizah dergilerine ruhsat verilmedi. Aslında savaşın neden olduğu ekonomik sorunlar halkın gazetelere ilgisini azaltmış, gazeteler “kaime” denen kâğıt paralar yüzünden darboğaza düşüp birbiri ardına kapanmaya başlamıştı. Geriye sadece suya sabuna dokunmayan “tahsisat” gazeteleri kalmıştı. Ama bu gazeteler bile vehimli padişahın gadrinden kurtulamayacaklardı. Daha ilginci devletin resmî gazetesi olan Takvim-i Vekayi’nin bile bir dizgi hatasından dolayı 1879’da kapatılmasıydı. Üstelik bu kapanış tam 12 yıl sürecekti.
Muzır başlıklar
Sansür 1888’de yürürlüğe giren Basmahane Nizamnamesi ile iyice şiddetlendi. Nizamnameye göre sadece matbaacılar değil, kitapçılar, hurufat (harf) dökümcüleri, kitap ve süreli yayın çıkaracak olanlar, her türlü resim, tasvir, madalya, arma basıp satanlar “padişahın hakkına ve devletin yararına dokunur” yayından kaçınacaklarına dair bir taahhütname imzalamak zorundaydılar. Ayrıca sayısız kural vardı. Ama dizgi sırasında kazara düşen (ya da bilhassa düşürülen) bir harf, padişaha yaranmak isteyen bir jurnalcinin gözüne takılınca olanlar oluyordu.
Uygulamadan örnekler verelim: Sabah gazetenin başlığında Abdülhamid’in sıfatlarından biri olan “Şevketlu” sözcüğünün v (vav) harfi düşmüş ve sözcük şöyle okunur hale gelmişti: “Şu kötü Ulu Gazi İkinci Abdülhamid Han.” Sonucu tahmin ediyorsunuzdur. İkdam’ın başlığında Abdülhamid’in tahta çıkışı için “mutlu gece” anlamına gelen “leyl-i mes’ude” tamlamasının ikinci kelimesi “mesude” diye basılınca tamlamanın anlamının “kara gece” olmasını affetmek mümkün müydü? Servet-i Fünun dergisinde Abdülhamid’in tahta çıkışıyla ilgili bir cümlede “ve’l-istihkak” (hakkı olarak) ibaresindeki “l” yani elif harfinin yeri değişince, kelime “ve la istihkak” (haksız olarak) haline gelmişti ama neyse ki gazetenin sahibi yanlışlığı zamanında fark etmiş ve sansür heyetini uyarmış, basılan nüshalar yakılmış da belki de Fizan’a gitmekten kurtulunmuştu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.