
Seçim meydanlarında parti liderlerinin çoğu birbirinden çirkin, hamasi, hakaret dolu sığ nutuklarını dinlerken, aklıma1946-1973 arasının ünlü politikacısı Osman Bölükbaşı geldi. 1956 doğumluyum, dolayısıyla Bölükbaşı’nı bizzat dinleyenlerdenim. O yıllar çocuktum anlayamamıştım ama gençliğimde solcu olunca, siyasi açıdan bana uzak olduğunu gördüm. Ancak gazeteci Cihat Baban’ın dediği gibi “Özellikle, cesur. Meydanlarda rakip tanımayan, sözünü esirgemez ve söz söylemede usta bir politikacı. Ateşli bir hürriyetperver. Sonra, güçlü bir hafızaya sahip ve nüktedan, hazırcevap. Yalan ve ikiyüzlülükten uzak. Fikir cephesinde değil ama aksiyon bakımından üst düzeyde, yorulmak bilmeyen bir savaşçı” idi Bölükbaşı.
Vecize fabrikası
Kürsüde konuşurken halkla bütünleşir, halkı da içine katarak sohbet eder gibi nutuk atardı. Araya bolca sosyal-psikolojik analiz cümleleri katardı: “Zengini hayırsız evlat, memuru süslü avrat, siyasetçiyi kuru inat batırır” derdi örneğin. “Adam vardır kırık sandalyede bir Fatih, bir Kanuni gibi oturur. Adam vardır en parlak sandalyede bir yığın saman gibi oturur” derdi. “Bir siyasi parti, muhalefetteyken nişanlı bir kıza benzer. Dili tatlı olur. Uyandırdığı ümitler insanı hayali bir saadet âleminde bir beşik gibi sallar” derdi. “Koltuğunun altında haç taşıyan fakat hacı görünmeye çalışan, gâvur diye öldürüp, şehit diye namaz kıldıran siyasetçilerden sakınılmalıdır” derdi. “Ey, sapı uzun, danesi kıt Kayserililer! Meydanda veriminiz bol... Burada aşka gelip beni alkışlıyorsunuz, sandık başına gidince şeytana sarılıyorsunuz” derdi.
“Yüzünde göz izi yok sanarak siyaset denilen Leyla’ya gönül verdim. Sonradan anladım ki, benden önce 40 bin kişinin nikâhından geçmiş” derdi. “Bu millet Bölükbaşı’nı alkışladı; İnönü’yü karşıladı; oylarını Menderes’e verdi” derdi. Kısacası halk onun ağzından, Ankara’daki hayırsız siyasetçilere söver, onunla hayırsız, verimsiz seçmene, yani kendisine gülerdi.
Ancak Bölükbaşı tarzı muhalefetin ideolojik bir yanı yoktu, siyasi temaları yoktu, sistematik bir iktidar eleştirisi yoktu. Eleştirisi dürüstlük, namus, ahlak gibi ağırlıklı olarak kişisel temalar etrafında döner, ‘dedim-dedi’ retoriğiyle sürerdi. Bunda, derin şekilde vakıf olduğu Orta Anadolu’nun âşık atışmaları geleneğinin etkisi büyüktü. Ama bu yüzeysel eleştirilere bile katlanamazdı iktidar mensupları. Nitekim sadece CHP’nin değil, bağrından yetiştiği muhafazakâr sağ siyasetin amiral gemisi DP’nin de gadrine uğradı. Kısacası bu ülkede retorik düzeyde de olsa iktidara muhalefet etmenin bedelinin ne kadar ağır olduğunun cisimleşmiş hali olarak belleğimde yer etti Bölükbaşı. Seçim sonrasında, daha nitelikli, daha sağlıklı bir iktidar-muhalefet ilişkisi üzerinde bizi düşünmeye teşvik eder umuduyla, bu haftayı Osman Bölükbaşı’na ayırdım.
‘Anadolu Fırtınası’
Osman Bölükbaşı, 1913’te Kırşehir’de doğmuş, Fransa’nın Nancy Üniversitesi’nde matematik ve astronomi okumuştu. Yurda döndükten sonra Kandilli Rasathanesi Müdürü Fatin Gökmen’in yardımcısı olarak çalışmaya başlamıştı. Gökmen onu, 1946’da, DP’nin kurucularından Fuad Köprülü ile tanıştırdı. Ardından Celal Bayar’a takdim edildi. Bu ilişki, Bölükbaşı’nı siyasete soktu.
Bilindiği gibi Tek Parti Dönemi’nde adaylar bizzat Mustafa Kemal tarafından tesbit edildiği için seçilmemeleri gibi bir durum yoktu. Bundan dolayı da adaylar seçim bölgelerini nadiren dolaşırlardı. Çok Partili Dönem’de, adaylar ilk kez rekabetle tanıştılar. Gerçi, başarılı olmak için, yılların yıprattığı CHP’ye herhangi bir konuda eleştiri getirmek yeterliydi ama elbette bu işi belagatle, nükteyle, şakayla, dozunda bir sokak ağzıyla yapmak her babayiğidin harcı değildi. Bölükbaşı ise yeni dönem için adeta biçilmiş kaftandı.
Osman Bölükbaşı’nın DP’deki ilk işi parti müfettişliği oldu. Bu sıfatıyla memleketi Kırşehir başta olmak üzere çeşitli Orta Anadolu şehirlerini turladı. Her gittiği yerde, o zamana dek alışılmamış bir üslupla halka nutuklar attı. Eleştirinin dozu sertti ve bu sertlik yıllardır tek parti sultası altında ezilen halk kitlelerinin küllenmiş cesaretini harlıyordu. Adı Anadolu Fırtınası’na çıkmıştı.
Açık oy-kapalı sayım
Çok Partili Dönem’in ilk seçimi 1946’da yapıldı. Bölükbaşı, Yozgat’tan aday gösterildi.
Ancak o seçimlerde başka adayların da başına geldiği gibi, 93 bin oy almasına rağmen sandık hileleri sonucu seçilemedi. Çünkü oylar açık atılmış, sayımlar kapalı yapılmıştı!
DP-CHP arasındaki söz düellosuna nokta koymak isteyen Cumhurbaşkanı İnönü’nün ünlü 12 Temmuz (1947) Beyannamesi’ne cevaben kaleme aldığı “DP’nin aslında CHP döneminin pisliklerini temizlemek için kurulan bir muvazaa partisi olduğunu” iddia eden mektubunun gazetelerde yayımlanmasına DP izin vermeyince, partisi ile bütün bağlarını koparmakta tereddüt etmedi. Ardından 1947 yılının başında DP’den istifa eden İstanbul İl Başkanı Kenan Öner ve bir grup arkadaşı ile önce TBMM’de Müstakil Demokratlar Grubu’nu, 20 Temmuz 1948’de de Millet Partisi’ni (MP) kurdu.
Kurucular arasında İslamcı eğilimleriyle tanınan Mareşal Fevzi Çakmak, Atatürk döneminde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği ve bakanlık yapmış olan Prof. Yusuf Hikmet Bayur, hariciyeci Enis Akaygen gibi isimler de vardı. Partinin hedefi “muhafazakâr bir demokrasi” kurmak olarak tanımlanmıştı.
İnönü ve Bayar’a suikast iddiası
MP, Ekim 1948’de örgütlenmesini tamamlayamadığı için 13 ilde yapılan ara seçimlere katılamadı. Seçimlerden bir ay sonra Denizli Milletvekili Reşat Aydınlı (ki MP üyesiydi), Osman Bölükbaşı, Sadık Aldoğan ve Fuat Arna’nın Celal Bayar ve İsmet İnönü’ye suikast planladıklarını ihbar etti hükümete. Milletvekili olmayan Bölükbaşı ve Arna tutuklanırken, Aldoğan’ın dokunulmazlığının kaldırılması için işlemlere başlandı. O sırada, Bölükbaşı’nın ilk çocuğu Ahmet Deniz (günümüzde MHP’nin müstafi milletvekili) 21 günlüktü. Bölükbaşı şöyle anlatmıştı oğluyla vedalaşmasını: “Polislere rica ettim, çocuğumu son defa kucağıma aldım... Oğlum Deniz, baban gidiyor, belki gelmez. Bu memleketin pisliğini su temizlemez. Bu yüzden adını Deniz koydum. Şayet oğlum ben dönmezsem, bu pisliği sen temizle!”
Bölükbaşı ile birlikte hapse gönderilen Fuat Arna ise 1946 seçimleri sırasında CHP Genel Merkezi’nce valiliklere gönderilen bir yazıda CHP’li adaylara valiliklerin destek olması, hatta seçtirmesi istendiğini görünce yürüttüğü Akçakoca Kaymakamlığı’ndan istifa etmişti. Sonunda iddiayla ilgili hiçbir kanıt bulunmadığı için sanıklar 21 Kasım 1949’da serbest bırakıldılar. Olan Fuat Arna’nın küçük kızına oldu. Suikast iddiası sırasında evine yapılan polis baskınında gördüğü kötü muamele yüzünden Haniş ömür boyu özürlü kaldı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.