
“Eskiden gaddar ve savaşçı olan Türkler, Asya halklarına özgü tatlı ve sakin bir yapılanma gösteriyorlar artık. Brahmanları, hayvanları öldürmekten alıkoyan barış düşüncesi, Boğaziçi’nde yaşayanları da etkilemiş gibi. İstanbul’da dolaşan kedilerin ve köpeklerin bakımından söz edildiğini duymuşsunuzdur. Ancak Türklerin özgürlük tanıdıkları hayvanlar sadece kediler ve köpekler değil. Çok sayıda kumru ve güvercin de var. Özgürce damlarda yaşıyorlar. Başka yerlerde kuş yuvalarının doğal düşmanı olan çocuklar burada yuvalara saygı gösteriyorlar. Türkler, ağaçlara da saygı gösteriyorlar. Bir ağacın kesilmesi çevrenin mırıldanmasına yol açıyor. Ağaç kesmek kadar kaçınılan başka şey yok.”
Bu satırlar 1784 yılının haziran ayında İstanbul’da bulunan Leh soylusu, dilbilimci, tarihçi, mucit Jan Potocki’ye ait. Bugünü düşününce, şaka mı yapıyor diyor insan ama benzer sözleri Le Corbusier namlı ünlü Fransız mimar Charles-Édouard Jeanneret de sarf etmiş. 1911’de Edirne, Bursa ve İstanbul’u kapsayan gezisinden sonra şöyle demiş Le Corbusier: “Bir Türk atasözü şöyle der: ‘Ev kuran, önüne ağaç dikmeli.’ Bizse söküp duruyoruz ağaçları. İstanbul bir meyve bahçesidir, bizim kentlerimiz ise taş ocakları!..”
Osmanlı ülkesini (ve onun ardılı Türkiye’yi) ziyaret eden yüzlerce seyyah arasında Pierre Loti, Claude Farrère, Lady Montagu gibi ‘Türk dostları’ da vardır, Gérard de Nerval ya da Théophile Gautier gibi yansız gözlemciler de vardır ama Gustave Flaubert veya Mark Twain gibi gezdikleri yerleri iğneleyici ve küçümseyici bir dille tasvir edenler de az değildir hani...
Uzun Kurban Bayramı’nı seyahat ederek ya da evlerinde dinlenerek geçiren okurlarımızın keyiflerini sevimsiz siyasi konularla kaçırmak istemediğimden, bu haftayı, bu topraklardan geçen yüzlerce seyyahtan birkaçına ayırdım. Değişik dönemlerde gelmiş değişik milliyetlerden şahsiyetler arasından rastgele oluşturduğum liste umarım sizleri hayal kırıklığına uğratmaz. Geriye kalanları keşfetmek size kalıyor...
Bir İspanyol: Ruy Gonzáles de Clavijo
Soylu bir ailenin oğlu olarak Madrid’de doğan Clavijo, Kastilya Kralı III. Henrique’in Timur’a gönderdiği elçilik heyetiyle o sıralar Ceneviz kolonisi olan Galata’ya ayak bastığında takvimler 24 Ekim 1403’ü göstermektedir. Hemen gözlemlere başlayan Clavijo’ya bakılırsa o günlerde kentin üç sahibi vardır. Suriçi’nde Bizans, Galata’da Cenevizliler, Üsküdar’da ise Türkler... Seyyah Türklerin her gün Galata ve Konstantinopolis pazarlarına gelerek alışveriş yaptığından, Bizanslıların ve Latinlerin de haftada bir gün Üsküdar pazarına gittiğinden söz eder. 28 ekimde Bizans İmparatoru’nu ziyaret eden heyet iki gün kentte gezinti yaptıktan sonra, 14 kasımda Galata’dan yola çıkar. Yolda Tarabya’dan su alırlar, Kavaklar’daki metruk Bizans kulesinden geçerler ve Anadolu yakasındaki bir tepede Türk askerlerine rastlarlar. Karadeniz’e açılan gemi Kerpe yakınlarında fırtınadan batınca heyet Galata’ya geri döner ve kışı orada geçirir. 1404 yılında yeniden yola çıkarlar ve nihayet Trabzon’a varırlar. Oradan Erzurum, Baku, Hoy, Tebriz, Tahran ve Nişabur üzerinden Timur’un başkenti olan Semerkand’a ulaşırlar. 8 Eylül-20 Kasım 1404 arasında orada kaldıktan sonra aynı yoldan geri dönerler. 23 Ekim-3 Kasım 1405 arası yine Galata’da geçer. Bu seyahate ilişkin anılar ancak 1582’de Sevilla’da basılır ve birden ünlü olur.
Bir Fransız: Bertrandon de la Broquière
Seyyahımız 1400’lerin başlarında Fransa’nın Toulouse kentinde doğan Gaskonyalı küçük bir asilzadedir. Bilinen yaşamı Burgonya Dükü III. Philippe’in hizmetinde geçmiştir. Adı ilk defa 1421’de geçer ve 1423’ten itibaren dükün casusu olarak çeşitli görevlerde kullanılır. Bu görevlerden en önemlisi ise yeni bir haçlı seferi olanaklarının olup olmadığını anlamak üzere 1432-1433 yılları arasında Ortadoğu’ya yaptığı yolculuktur. Bu yolculuğun dönüşünde bir ticaret kervanına katılarak Osmanlı ülkesine doğru yola çıkar. Afyon, Kütahya ve Bursa üzerinden 1432’de İzmit’e ve oradan da Üsküdar’a varır. Bu tarihte Osmanlıların elinde olan Üsküdar’dan karşı yakaya geçenlerden para alındığını onun anılarından öğreniriz.
Bertrandon Üsküdar’dan o sıralar bir Ceneviz kolonisi olan Pera’ya geçer. Burada Cenevizliler, Rumlar ve Yahudilerin nasıl Türk korkusu içinde olduklarını gözlemler. Ertesi gün Konstantinopolis’e geçer ve orada “Roma kadar büyük ancak Suriçi’nde boş yerlerin dolu olanlardan fazla olduğu, sanki köy gibi bir kent bulduğunu” kaydeder. Ayasofya’da Batı’da mystere denen bir dinsel ayini izler ki onun bu tanıklığı bu tür ayinlerin Bizans’ta da yapıldığına dair tek tanıklıktır. Broquière daha sonra Hippodrom’u, Ayasofya’yı ve önündeki Justinianus Sütunu’nu ve heykelini, Pantokrator (Zeyrek) Kilisesi’ni, Havariyyun ve Blahernai kiliselerini gezer. Bu sonuncusu onun tanıklığından bir yıl sonra yanarak yok olacaktır.
Seyyahımız 23 Ocak 1433’te o sıralar Bizans’ın elinde olan Rhegium (Küçükçekmece), Athyra (Büyükçekmece) ve Selembria’dan (Silivri) geçerek Osmanlıların elindeki Çorlu’ya ulaşır. Buradan Edirne’ye gider ve II. Murad’ın huzuruna çıkar. Batı Trakya’da yaptığı kısa bir gezintiyi takiben ülkesine döner. Şehrin 1453’te Osmanlılar tarafından fethinden sonra Haçlı seferleri tekrar gündeme geldiğinde Burgonya Dükü kendisinden seyahatnamesini kaleme almasını ister. Günlük ancak 1840 yılında basılabilir. Eserin Paris’teki Bibliothèque Nationale’deki nüshasında yer alan bir minyatürde 1453’te Türk kadırgalarının karadan Haliç’e indirilişi ile Haliç’in kuzey ucunda fıçılar üzerinde kurulan bir köprü de gösterilmektedir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.