
Geçen yıl Doğan Medya’ya kesilen vergi cezası, YouTube başta olmak üzere sosyal iletişim sitelerine, sol ve Kürtçü içerikli sitelere, pornografik içerikli sitelere sudan gerekçelere dayanan yerel mahkeme kararlarıyla erişimin engellenmesi, geçtiğimiz aylarda Diyanet İşleri Başkanlığı’na dinî açıdan sakıncalı ve yanlış içerikleri mahkeme kanalıyla sansürleme yetkisinin verilmesi, Habertürk yazarı Bekir Coşkun’un işine son verilmesi, son olarak hükümeti internete ve basına yönelik tavrından dolayı haklı olarak eleştiren CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bile az daha, “Kılıçdaroğlu PKK’lıdır” diye zırvalayan bir grup yüzünden Facebook’u kapattırması gibi olayları bahane ederek bu haftayı sansür tarihimize ayırmak istedim. Ancak, basına yönelik sansürü “İktidar basının uysalını sever” başlıklı bir yazımda (Taraf, 17 Şubat 2008) anlattığım için konuyu, 9-14 Ekim 2010 tarihlerinde gerçekleştirilecek olan 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin şerefine, “1923-1980 arasında sinemada sansür” bağlamında ele almaya karar verdim, elbette sayfanın sınırları yüzünden küçük bir seçki yapabildim.
İktisat, sinema ve polis
Tek tip ve tepeden inme bir modernleşmeyi devlet politikası olarak gören yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde sinemaya sansür meselesi daha 1923 yılında, İzmir İktisat Kongresi sırasında ele alınmıştı. 1923-1932 yılları arasında filmler gösterime girmeden önce mahalli polis tarafından izlenir ve filmin uygun görülmeyen yerleri kesildikten sonra gösterimine izin verilirdi. Nihayet 9 Haziran 1932 tarihinde bir yönetmelikle film gösterimini denetlemek üzere merkezî bir sansür heyeti oluşturuldu. 26 Aralık 1933 tarihli bir başka yönetmelikle de senaryo sansürü başlatıldı.
Yönetmelikle İstanbul’da ve Ankara’da iki komisyon oluşturulmuştu. Komisyonlarda İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’ndan birer temsilci vardı. Ayrıca kontrollere İl Polis Müdürü ve Emniyet Müfettişi veya vekili de katılıyordu. İtirazlar Ankara’daki komisyonda karara bağlanıyordu. Burada verilen karara itiraz mümkün değildi. Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğini yaptığı Aynaroz Kadısı (1938) ve Bir Kavuk Devrildi (1939) filmlerini ‘açık saçık’ ve ‘milli değerlere aykırı’ bulan yöneticiler işi biraz daha sıkı tutmak gerektiğine karar verdiler ve 19 Temmuz 1939 tarihinde yeni bir yönetmelik çıkardılar. Buna göre komisyona İçişleri Bakanlığı temsilcisi başkanlık ediyor, Genelkurmay’ın yanına Emniyet Genel Müdürlüğü, Basın Yayın ve Turizm Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı temsilcisi ekleniyordu. Böylece sansür, hem güvenlik, hem tanıtım, hem de eğitim meselesi olarak ele alınıyordu. Yönetmelik, 1963 ve 1977’de yapılan takviyelerle 38 yıl kesintisiz olarak uygulandı.
Arayana bahane çok
Bu yönetmeliğin maddelerini tek tek saymak yerine, Burhan Arpad’ın şu satırlarına göz atalım: “Bir sokağın bozuk kaldırımları bir şehrin kenar semtleri, köylülerin yamalı kıyafetleri, yalınayak çocukların bulunduğu bir sahne, o hükmün uygulanacağı ve uyulacağı yasak gerekçeleridir. Eğer sansür kurulunun canı çekerse, yine bir filmin pek çok sahnesi ‘umumi terbiyeye aykırı’, ahlak ve ‘milli duygulara aykırı’, ‘memleket inzibat ve emniyetine zararlı’, ’cürüm işlemeye teşvik eder’ görülüp yasaklanabilir.” Arpad’ın dediklerini daha iyi anlamak için gelin Cumhuriyet döneminde, sinemadaki sansür tarihinden bazı yaprakları birlikte çevirelim.
1944’te Cumhuriyet’in ilk sinema adamlarından Faruk Kenç’in çektiği Günahsızlar filmi “bir köy delikanlısı, bir kahpenin kızına nasıl âşık olur?” “Ayıptır!” gerekçesiyle sansürlenir. 1949’da Lütfi Akad’ın Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı eserinden çektiği Vurun Kahpeye adlı klasik eseri, ‘ahlaksız’ olduğu için yasaklanır. 1952’de Şakir Sırmalı’nın Murat Sertoğlu’nun eserinden sinemaya uyarladığı Efelerin Efesi adlı film önce sansüre uğrar sonra sonuna bir açıklama yapılması şartıyla affedilir. Eklenen açıklama sansürün nedeni konusunda bir fikir verir: “Sırf aşk uğruna dağa çıktığı için Osman Efe’nin namı pek anılmaz. Çünkü Efe hak uğruna dağa çıkmış ve mücadele etmiştir. İstiklal savaşımıza bütün gücüyle yardım eden bütün adsız efelerimizi hörmetle anarız.”
Aynı yıl, Metin Erksan’ın Âşık Veysel’in hayatını anlatan toplumsal gerçekçi filminin Karanlık Dünya olan adı Âşık Veysel’in Hayatı olarak değiştirilir. Ayrıca filmdeki bazı sahnelere de çekidüzen verilmesi istenir. Çünkü filmde ekinlerin cılız ve boylarının kısa olması ziraat işlemlerinin ilkel olduğunu düşündürecektir. Turna dansı yapan dört kızdan ikisinin ayaklarının çıplak, ikisinin ise çarıklı olması da seyircilerde yanlış düşünceler uyandırabilecektir!
Aman Mussolini görülmesin
Kerime Nadir’in Hıçkırık adlı romanından uyarlanan ve bazı sahneleri İtalya’da çekilen Atıf Yılmaz’ın Hıçkırık (1953) filminde, doktoruyla evlenen, daha sonra çocukluk yıllarından beri sevdiği erkeğin kollarında ölen bir kadının acılı öyküsü anlatılır. Filmin sansüre takılmasının nedeni arka planda Mussolini heykelinin görülmesi ve istasyon terminalinin Mussolini döneminin eseri olmasıdır. Çünkü 1930’lardan İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar faşizmle flört eden devlet adamlarımız o yıllarda, Batı’ya kendilerini affettirme telaşı içindedirler.
Ö. Lütfi Akad’ın, erkekleri birbirine düşüren kötü kadın Aliye ve kızı Nevin’in hikâyesini anlatan 1955 tarihli Kardeş Kurşunu adlı filmi, erkek ve kadın kahramanın oturduğu tepeden Boğaz’ın çıkışının ve kahramanların yüzdüğü plajın görülmesi yüzünden sansürlenir. Sansür Heyeti’ne göre Boğaz’ın çıkışını ve plajı gören düşmanlarımız “Demek ki buraya karadan çıkartma için en münasip sahil burası derler” ve bu da milli çıkarlarımıza aykırıdır!
Ödüllü senarist Türk polisi
Aslında bu yıllarda sansürcüler bazı yazarlara ve senaristlere adeta düşman kesilmişlerdir. Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Vedat Türkali, Orhan Kemal ve Kemal Tahir gibi isimler, filmin sansürlenmesi için yeterlidir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.