‘ŞARAP KÜSTAHLIĞI’ . Geçtiğimiz ay piyano virtüözü İdil Biret’in Topkapı Sarayı 1. Avlu’da Whitehall Orkestrası ile verdiği konser öncesi, Büyük Birlik Partisi’ne bağlı Alperen Ocakları üyesi bir grup ellerinde Doğu Türkistan bayrağıyla slogan atarak tekbir getirmiş, konser afişlerini yırtıp yakmıştı. Polisin saatlerce müdahale etmeden seyrettiği bu çirkin eylemi
Vakit gazetesinin “Bir ülke böyle yıkılır-Mukaddes avluda şarap küstahlığı” başlıklı haberinin kışkırttığı anlaşılmıştı. Sonra, Topkapı Sarayı Müdürü İlber Ortaylı’nın organize ettiği garip bir özür töreni ile (garipti çünkü saldırıya uğrayan aslında İdil Biret değildi) Alperenler’in eylemi aklandı ve ‘hamamın namusu kurtarıldı’!
‘GAVUR MÜZİĞİ’ . Vakit bu sefer de Cem Mansur yönetimindeki Ulusal Gençlik Orkestrası’nın keman virtüözü Ayla Erduran’la 18 ağustosta yine Topkapı Sarayı’nda vereceği konseri diline doladı. Bu sefer ‘şarap sponsoru olmadığı’ bahanesiyle içki tavizi verildi ama elbette bu
Vakit’i tatmin etmedi. Bu sefer hedef müziğin kendisiydi.
Vakit’e göre, Klasik Batı Müziği, ‘kilise müziği’, ‘Hıristiyan müziği’ olduğu için ‘İstanbul’u alıp kiliselere son veren atalarımızın mekânında’ çalınması ve dinlenmesi caiz değildi! Klasik Batı Müziği’nin kaynakları arasında elbette kilise müziği de var ama, bu katkı ‘devede kulak’ misalidir. Çok sesli müziğin esas kaynağı doğa ve insandır. Kaldı ki, kaynağı kilise müziği olsa ne çıkar?
YASAKÇI ZİHNİYETLER . Örneğin bir Batı gazetesi, Klasik Türk Musikisi’nin kaynakları arasında tekke müziğinin olmasından yola çıkarak müziğimizi aforoz etse ve “Viyana önlerinden püskürttüklerimiz bizim mekânlarımızda bu müziği çalamaz” dese ne hissederiz? Aslında ironiktir, benzer bir aforoz, 1930’lu yıllarda yapılmış, Türk Musikisi, ‘Bizans kökenli’ olduğu, ‘Hıristiyan mabetlerinde çalındığı’ için yıllarca yasaklanmış, yerine çok sesli Batı müziği yerleştirilmeye çalışılmıştı. Bu haftayı, ‘müzik’ ve ‘devrim’ terimlerinin yan yana gelmesi tüylerimi diken diken etse de, (aforoz edilme pahasına itiraf ediyorum ki) Türkiye’yi çok sesli müzikle tanıştırdığı için sempati duyduğum ‘Kemalist Müzik Devrimi’ne ayırdım.
Hars-medeniyet ikilemi Cumhuriyetin ilk yılları, ‘hars’ (kültür) ve ‘medeniyet’ (uygarlık) ikileminin müzik alanındaki izdüşümü olan ‘alaturka-alafranga’ çatışmasıyla geçmiştir. 1923’te İstanbul’daki Musiki Encümeni lağvedilip, bünyesine Batı müziği derslerinin katılmasıyla yeniden açılmıştı. 1924’te Yeni Sinema’da Osman Zeki (Üngör) Bey’in yönettiği orkestra Zeki Bey’in Cumhuriyet Marşı ile Beethoven’in Beşinci Senfonisi’ni çalmıştı. İkinci konsere çıkarken orkestranın adı artık ‘Riyaset-i Cumhur Filarmonik Orkestrası’ idi. Bu konseri Ankara’da Musiki Muallim Mektebi’nin kurulması izledi. Başlangıçta öğrenilecek enstrümanlar keman, piyano, flüt ve viyolonseldi. Sonunda sadece bu aletleri çalanlar değil, kornist, oboist, fagotist gibi uzmanlar ellerindeki çalgılarıyla bu okullara yollandı. 1924’te ise Ekrem Zeki (Ün) ve Ulvi Cemal (Erkin) eğitim için yurtdışına gönderildi.
Kemalist ‘Musiki Devrimi’nin ikinci adımı, 1926’da Darülelhan’ın ‘Şark Musikisi Şubesi’nin kapatılması oldu. Bölümün kapatılacağını, derleme çalışmaları yapmak üzere gittiği Anadolu gezisinden dönüşte öğrenen Darülelhan’ın hocası Rauf Yekta Bey, “bir milletin musikisi resmî bir encümenin kararıyla nasıl ilga olunabilir?” diye şaşkınlığını belirttiyse de yapacak bir şey yoktu. Karar uzun süre basında ve kamuoyunda tartışılmış, hatta gazetelerde bu konuda anketler yapılmıştı. Elbette devletin zirvesinde alınan kararlara itiraz etmeye yürek isterdi. Sonuçta Ocak 1927’de Darülelhan ‘Konservatur’a dönüştürüldü. Şark Musikisi Şubesi de çalışmalarını folklor alanına kaydırdı.
Türk halkına bu müzik yakışmaz! Mustafa Kemal’in, 9 Ağustos 1928’de, İstanbul’da Sarayburnu Gazinosu’nda halka ‘harf devrimi’ni duyururken Falih Rıfkı’ya (Atay) okuttuğu konuşması, ‘Türk musikisi’nin kaderini belirledi. Şöyle demişti Mustafa Kemal: “...Bu gece burada güzel bir rastlantı eseri olarak doğunun en seçkin iki müzik topluluğunu dinledim. Bilhassa sahneyi birinci olarak süsleyen Münire’t-ül Mehdiye Hanım sanatkârlığında başarılı oldu. Fakat benim Türk hissiyatım üzerinde artık bu musiki, bu basit musiki, Türk’ün çok gelişmiş ruh ve hissini tatmine kâfi gelmez. Şimdi karşıda medeni dünyanın musikisi de işitildi. Bu ana kadar Şark musikisi denilen terennümler karşısında kansız gibi görünen halk, derhal harekete ve faaliyete geçti. Hepsi oynuyor ve şen şâtırdırlar, tabiatın icabatını yapıyorlar. Bu pek tabiidir. Hakikaten Türk, fıtraten şen şatırdır. Eğer onun bu güzel huyu bir zaman içinde fark olunmamışsa, kendisinin kusuru değildir. Kusurlu hareketlerin acı, felaketli neticeleri vardır. Bunun farkında olmamak kabahatti...”
Ziya Gökalp etkisi Bugün, Mustafa Kemal’in o gece Kemani Mustafa Sunar yönetimindeki Eyüp Musiki Cemiyeti’nin gamlı tarzını beğenmediği için böyle konuştuğunu düşünenler varsa da Mustafa Kemal’in alaturka musiki hakkındaki olumsuz düşüncelerinin ardında dönemin önemli ideologlarından Ziya Gökalp’in
Türkçülüğün Esasları (1923) kitabında toparladığı fikirleri yatıyordu. Ziya Gökalp’e göre, memleketimizde yanyana yaşayan iki musiki vardı. Bunlardan biri kendi kendine doğmuş olan Türk halk müziği, diğeri Farabi tarafından Bizans’tan tercüme edilmiş Osmanlı musikisi (Gökalp’in diliyle ‘düm-tek usulü’ veya ‘Bizans musikisi’) idi. Bunlardan birincisi harsımızın, ikincisi ise medeniyetimizin musikisiydi ancak ikincisi halkın arasına inememişti, sadece üst tabakalara has kalmıştı. Dahası, “Bu musikiye İslam musikisi denilememesine başka bir sebep daha vardır: Bu musiki Ortodoks milletlerin, Ermenilerin, Yahudilerin mabetlerinde terennüm edilmektedir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.