“Cellat uyandı yatağında bir gece
Tanrım dedi, bu ne zor bilmece!
Öldükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe...”
(Ataol Behramoğlu, 1975)
PKK ile Türkiye’nin güvenlik güçleri arasında süren kanlı savaşta resmî rakamlara göre 42.044 kişinin öldüğü açıklandı. Bunların 6.653’üne ‘şehit’, 5.687’sine ‘terör kurbanı’, 29.704’üne ise ‘ölü ele geçirilen’ deniyor. Ne üzücü ki, üç gruba da her gün yenileri ekleniyor. Sadece Hakkâri’deki kanlı çatışmalarda 10’u asker, 19’u PKK’lı 29 hayat söndü. En az 29 ailenin ocağına ateş düştü. “Ateş düştüğü yeri yakar” derler ama bu ateş hepimizi yakıyor.
Bugüne dek devletin ve siyasi iktidarların Kürtlere yönelik baskıcı politikalarını, açık ya da örtük şiddetini, dahası terörünü eleştiren onlarca yazı yazdım. Bu sefer, PKK’ya seslenmek istiyorum: Eşitsiz güçler arasında umutsuz bir savaşı sürdürmenin, ne kültürel ve siyasal haklar için devleti masaya oturtmaya; ne Kürt halkının çektiği acıların kefaretini ödetmeye, ne de Abdullah Öcalan’ın durumunu iyileştirmeye yarayacağına inanıyorum. Aksine, bu şiddet sarmalı, iki toplum arasındaki ilişkileri çürütüyor, nefreti körüklüyor, dolayısıyla bu hedeflere ulaşmayı daha zorlaştırıyor. Eğer amacınız, ‘Bağımsız Kürdistan’ı kurmak için iç savaş çıkarmaksa, bunu mertçe açıklayın. Açıklayın ki, nerede duracağımıza karar verelim. Lafı uzatmayayım, dileğim, tüm ülke bir yangın yerine dönmeden, her iki tarafın da koşulsuz olarak silahlarını bırakması ve bir an önce konuşmaya başlaması.
Şimdi gelelim haftanın konusuna: Yakınları ‘şehit’ veya ‘PKK terörünün kurbanı’ olan Türk ailelerinin acılarını nasıl yaşadıklarını çok iyi biliyoruz ama yakınları ‘etkisiz hale getirilen’ Kürt tarafının bu hallerini pek bilmiyoruz diye düşündüm ve sizi “Ay’ın öteki yüzüne” bakmaya davet edeyim dedim.
Türk annesini kıskanmak
Yıl 2007. Soğuk bir sonbahar akşamında, Diyarbakır’ın Bağlar semtindeki yoksul bir evde, yaşlı bir Kürt kadını titrek ve kederli sesiyle anlatıyor: “Onun ölüsüne sahip olmak isterdim. Onu kendi ellerimle yıkayıp gömmek isterdim.” Sözünü ettiği kişi, Aydın, dört çocuğundan en büyüğüydü. 1990 yılında dağa çıktığında 19 yaşında bir üniversite öğrencisiydi. 1992 yılı ilkbaharında, Şırnak civarında güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada öldürülmüş, Şırnak’la Cizre arasında bir yere gömülmüştü. İç savaşın zirvede olduğu yıllardı. Aile korkudan cenazeyi aramaya gidememiş, sonra da bölgeden göç ettirilmişti.
Aydın’ın annesi anlatmaya devam ediyor: “Yaklaşık 15 yıl geçti. Oğlumun bir mezar taşı bile yok ki gidip ağlayabileyim. Öldüğü günden beri tam şuramda, boğazımda bir düğüm var. Her gün biraz daha büyüyor. Bazen kapı çalınıyor. Belki odur diye düşünüyorum. Kapıyı açıyorum o değil. Biliyorum o yaşamıyor. Ama 15 yıldır benim için her gün yaşıyor, her gün ölü. Çünkü vücudunu görmüş değiliz hâlâ, küçük de olsa bir umut var belki yaşıyordur diye. Türkler şanslı. En azından cenazelerine sahipler. Bütün paşalar, politikacılar ve büyük adamlar onların cenazelerine gidiyorlar. Cenaze törenlerini televizyonlar gösteriyor. Onlar ölülerini istedikleri şekilde gömüyorlar. Onların ziyaret edebilecekleri bir mezarları var. Ağlarken başlarını dayayacakları bir mezar taşları var. İnsanlar diyorlar ki ‘bu bir savaş’. Devlet diyor ki ‘onlar terörist’. Düşünüyorum ki bu kader. Bunu anlıyorum. Allahın takdirini değiştiremeyiz. Onu kabul etmemiz lazım. Fakat devlet bizim cenazelerimizden ne istiyor, işte bunu anlamıyorum...”
Ölürler mi güçlü, devlet mi?
Ağlamaktan göz pınarları kurumuş olan acılı anne, hayatla ölüm arasında bir yerde asılı kalışını öylesine etkili şekilde anlatmış ki ekleyecek tek söz yok. Annenin sorusuyla devam edelim: “Devlet Kürt cenazelerinden ne istiyor?” Cevap basit: Devlet ölüler üzerinden güç gösterisi yapıyor. Egemenin kim olduğunu en acımasız şekilde tekrar tekrar gösteriyor. “Eğer kullanmayı bilirseniz ölü bir beden çok etkili bir araçtır” diyor Fransız antropolog Louis-Vincent Thomas. Evet, bizim devletimiz, ölünün gücünü biliyor. Bu yüzden Türklerin ‘şehitlerini’ al bayraklara sarıp, geniş katılımlı devlet törenleriyle defnederken, Türk annelerin acısını televizyonlardan en çarpıcı biçimde sergilerken, Kürtlerin ölülerinden söz bile etmiyor. Söz etse bile “etkisiz hale getirilen” diyor veya sardalye balığı gibi yanyana dizilmiş ölü fotoğraflarını servis ediyor el altından. Hele o ölülerin annelerinden hiç söz etmiyor. Hiçbir kamera Kürt annelerine çevrilmiyor. Hiçbir yetkili, Kürt annelerini ziyaret etmiyor. Velev ki güvenlik güçleriyle çatışmaya giren her PKK’lı, ‘hain’, velev ki ‘terörist’, peki onların aileleri de mi ‘hain’, ‘terörist’ diye sormuyor kimse. Hatta devlet görevlileri, Güneydoğu Anadolu’daki Türk şehitlerinin cenazelerine bile gitmiyor. Halbuki çatışmalarda öldürülen askerler arasında Kürt çocukları olduğu gibi, pek çok Kürt annesinin bir evladı dağda ise, bir evladı da askerde. Bazı Kürt anneleri bir gün ‘etkisiz hale getirilen’ yavrusuna ağlıyor, bir gün ‘şehit’ olan kuzusuna...
Mezardan çıkarılanlar
Devlet böyle yaparak PKK’lıları iki kez öldürüyor: Hem fizikî olarak hem de simgesel olarak. Çünkü biliyor ki, hangi kültürde olursa olsun ‘ölüyü yerde bırakmak’ en büyük ayıptır, en büyük ezadır. Devlet bu konuda o kadar kararlı ki, çatışmalarda ölen ve arkadaşları tarafından gömülen PKK’lıların mezarlarını arayıp buluyor ve bombalıyor veya tahrip ediyor. Ölülerin kemiklerini sağa sola savuruyor. Sınırötesi operasyonlarda Kandil veya Mahmur yakınlarındaki mezarlık da bu politikadan nasibini alıyor.
Cenazelerin ancak devletin istediği şekilde, istediği yerde, istediği kişilerce, istediği zamanda gömülmesi gibi başka müdahale yöntemleri de var. Ama daha kötüsü de var. 1998 yılında Antalya’nın Serik ve Manavgat ilçelerinde öldürülen 10 PKK’lı Antalya ve Manavgat şehir mezarlıklarına gömüldüğünde ülke tarihinde belki de bir ilk yaşanmıştı. Manavgat’ta binlerce ‘milliyetçi genç’ ve şehit yakınları, “Ne Mutlu Türküm diyene”, “Kahrolsun PKK” sloganlarıyla meydanda toplanmış, ardından yarım saat süreyle Manavgat-Antalya yolunu trafiğe kapatmışlardı. İstekleri, Manavgat mezarlığındaki PKK’lıların mezardan çıkarılması ve başka bir yere gömülmesi ya da daha iyisi yakılmasıydı. Gerekçeleri ise şuydu: Şehitlerle (‘vatanseverler’) teröristler (‘vatan hainleri’) yanyana yatamazdı!
Olaylar büyüyünce, yetkililer kalabalığın isteğini yerine getirdi ve cesetleri mezarlarından çıkararak Antalya Şehir Mezarlığı’na defnetti. Bunun üzerine aynı olaylar Antalya’da yaşandı. Antalyalı yetkililer de kalabalığın talebine uydu, cesetler bir kere daha yerlerinden çıkarıldı ve bilinmeyen bir yere defnedildi. Ne yetkililerden, ne kanaat önderlerinden bir tepki gördük bu insanlık dışı olaya. Böylece, ‘milliyetçilik’ veya ‘vatanperverlik’ bahanesi olduğunda, ayaklar altına alınamayacak herhangi bir etik değer olmadığına yüzümüz kızararak şahit olduk.
Yazının devamını okumak için tıklayın.