10 ağustos, ‘Türk tarih tezi’ne göre, Batı’lıların Türk düşmanlığının zirvesi olan Sevr ‘Barış’ Antlaşması’nın 89. yıldönümü. İlk kez 1995’te Süleyman Demirel tarafından güncellenen ‘Sevr’in Diriltilmesi’ korkusu bugün de tüm canlılığıyla devam ediyor.
En büyük hedefi Batılılaşmak olan Cumhuriyet kuşaklarının, bundan 89 yıl önce imzalanmış ama hiçbir zaman yürürlüğe girmemiş bir antlaşma yüzünden Batı’ya böylesine düşman oluşunun nedenlerini ele almaya yerimiz yok.
Ama daha önemlisi, geçen hafta söz verdiğim gibi Sevr Antlaşması ile Lozan Antlaşması’nı karşılaştırma işini de bu hafta yapmayacağım. Çünkü önce Sevr’i hazırlayan tarihsel koşulları özetleme ihtiyacı duydum. Konuyu ‘pehlivan tefrikasına’ döndürdüğümün farkındayım, ama amacım sizlere daha kapsamlı bir tablo sunmak. Bu arada yararlandığım kitapların listesini de yer sıkıntısı yüzünden önümüzdeki haftaya bırakmak zorunda kaldım. Bütün bunlar için beni bağışlayacağınızı umuyorum.
Britanya’nın politikası neydi? Sevr’i ortaya çıkaran mantığı anlamak için biraz geriye gitmek lazım. 1840’larda formüle edilen ‘Palmerston Doktrini’ uyarınca Britanya’nın en önemli meselesi sömürgelerine giden Hindistan Yolu’nun ve onun başlangıç noktaları olan Boğazlar ve Süveyş Kanalı’nın güvenliğini sağlamak olmuştu. Bu yüzden de sıcak denizlere inme hayali kuran Rusya’ya karşı Kıbrıs ve Mısır hariç (çünkü buralar elinde olunca kendini daha güvenli hissediyordu), Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü desteklemişti. (Elbette gönlünden geçen imparatorluğu tümüyle kontrol etmekti ama bunu yapacak durumda değildi.) Meraklılar, bu desteğin somut kanıtlarını 1788-1781 Özi Krizi’nde, 1799’da Napolyon’un Mısır’ı istilası sırasında, Rusya’nın Yunan İsyanı’nı desteklemek için 1828’de Çatalca önlerine kadar geldiklerinde, 1833 ve 1839’da Kavalalı Mehmet Paşa isyanı sırasında, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında ve ’93 Harbi’ diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasındaki Britanya politikalarında görebilirler.
Gizli antlaşmaların ifşası Bu politika Osmanlı İmparatorluğu Almanya ile ittifak halinde Birinci Dünya Savaşı’na girince radikal olarak değişti. Savaş sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nu Britanya, Fransa, Rusya ve (daha dar ölçüde İtalya) arasında paylaştıran bir dizi gizli antlaşma imzalandı. (Bunların en ünlüsü 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması’ydı.) Aslında, 1917 sonbaharında Rusya’da Bolşevik Devrimi olmasaydı ve Bolşevik hükümetin ilk işi, Çarlık yönetiminin imzaladığı tüm gizli antlaşmaları ifşa etmek ve bu antlaşmalardan doğan haklarından feragat ettiğini açıklamak olmasaydı, bu antlaşmalardan haberdar bile olamayacaktık.
Sonuçta Rusya sahneden çıkarken, sahneye Başkan Wilson’un formüle ettiği ‘14 İlke’ adlı fikirler dizgesi eşliğinde ABD girdi. Wilson’un 14 İlkesi’nin 12. Maddesinde şöyle deniyordu: “Şimdiki Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk kısımlarına güvenli bir egemenlik sağlanmalıdır; ancak bugün Türk yönetimi altında bulunan öbür uluslara yaşam güvencesi ve her türlü kısıtlamadan uzak özerk bir gelişim imkânı da garanti edilmelidir. Boğazlar uluslar arası güvenceler altında ve kalıcı olarak bütün ulusların gemilerine ve ticaretine açılmalıdır.” Wilson’un ‘Türk kısımları’ dediği bölge ile İtilaf Devletleri’nin gizli antlaşmalarıyla Türklere bırakılan bölümlerin aynı olmadığı açıktı. Wilson’a göre, Anadolu bir bütün halinde Türklere bırakılmalıydı ancak Ermeniler, Rumlar, Kürtler ve diğer azınlıklara ‘yaşam güvencesi ve her türlü kısıtlamadan uzak bir özerk gelişim imkânı’ sağlanması kaydıyla! Bu da 1915 Ermeni Tehciri’nin acı hatıraları düşünüldüğünde sonra derece makul bir sınırlamaydı.
Politikalardaki değişiyor Bu yeni durum, söz konusu ‘paylaşım’ antlaşmalarını ortadan kaldırmadı, sadece antlaşmalar yeniden gözden geçirildi. Sonuçta, Britanya yeni müttefiki ABD’nin de yönlendirmesiyle, Türklere daha sonra 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nde ‘ateşkes hattı’ olarak tayin edilecek sınırların dayatılmasına karar verdi. (Fransa bu süreçten dışlanmıştı. Nitekim Fransa, Mondros Mütarekesi görüşmelerine davet bile edilmemişti.) Söz konusu hattın Araplarla Türklerin ayrıldığı hatta denk düşmesi için Müttefikler epey uğraşmışlardı. (Ve daha sonra bu hat Türkiye’nin milli sınırları olacaktı. Halbuki diğer mağluplarla yapılan mütarekelerde belirlenen sınırlar sonradan ‘milli devlet’ sınırı olmamıştı.) Ancak bu durumun Milli Mücadele kadroları tarafından kabul edildiğini Mustafa Kemal’in arkadaşı Ali Fuat Paşa’ya ‘Mütareke’nin feshinden korktuğunu söylemesi gibi kişisel tepkilerden ve Sivas Kongresi kararları ile geçen hafta hikâyesini anlattığımız Misak-ı Milli kararlarından anlıyoruz.
Peki, nasıl oldu da, her şey yolunda giderken (Mustafa Kemal bile Ahmet İzzet Paşa kabinesinde Harbiye Nazırı olmayı ve İngilizlerle el ele verip İmparatorluğu kurtarmayı hayal ederken) Mütareke’nin ‘İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır’ şeklindeki 7. Maddesi bahane edilerek, Anadolu’nun dört bir yanı işgal edilmeye başladı? Bu öylesine mantıksız bir adımdı ki, o güne kadar kaderlerine razı olarak oturan en teslimiyetçi kesimlerde bile ‘Milli Mücadele’ fikri şekillenmeye başlamıştı.
‘Türk düşmanı’ Lloyd George Hâlâ tam olarak cevabı verilememiş bir soru bu. Bu saldırgan politikanın arkasında, ‘Türkleri barbar, Hellen kökenli Yunanlıları medeni’ sayan ve sıkı bir Venizelos hayranı Lloyd George’un olduğu biliniyor. (Öyle ki, Lloyd George’un “Yunanperver” uzmanlarından A. Leeper adlı memur, yazılarını Bizans komutanı Belisarios’un adıyla imzalayacak kadar ileri gitmişti) Britanya’nın ilk işçi kökenli başbakanı olan Lloyd George, radikal bir reformcu ve parlak bir hatipti. Gladstone’un bir müridi olarak ‘ezilen, mazlum halklar’ fikrinin azimli bir savunucusuydu. Ama aynı zamanda becerikli bir entrikacıydı. Lloyd George, Boğazların güvenliğini sağlama işini hem Hıristiyan hem de denizci bir halk olan Yunanlılara vermeyi ilk teklif ettiğinde pek çok itiraz görmüştü. Ama Doğu Akdeniz’in en önemli adalarının Yunanlıların elinde olduğunu, bu adaların Süveyş yoluyla Britanya sömürgelerine giden doğal bir denizaltı üssü olduğuna diğer politika yapıcılarını inandıran Lloyd George başarılı oldu.
Başlangıçta Britanya’nın kaybedeceği şeyin çok az olduğu sanılıyordu. Savaşı Yunanlılar yürütecekti.
Yazının devamını okumak için tıklayın.