“[D]inin eleştirisi her türlü eleştirinin önkoşuludur... Dinsiz eleştirinin temeli şudur: İnsanı din yaratmaz, insan dini yaratır... Fakat insan dünyanın dışında oturan soyut bir varlık değildir. İnsan, insanın dünyasıdır, devlettir, toplumdur. Bu devlet, bu toplum dinin dünyaya bakışını üretir, çünkü bunların kendileri tepetaklak bir dünyadır. Din bu dünyanın genel kuramı, geniş kapsamlı özeti, yaygın mantığı, manevi yüceliği, coşkusu, ahlakça onaylanması, görkemli bütünlüğü, avuntu sağlamaya ve haklı kılmaya yarayan evrensel temelidir. İnsanın özünün hayali olarak gerçekleşmesidir, çünkü insanın sahici bir gerçekliği yoktur. Bu nedenle dine karşı savaşım, manevi kokusu din olan bu dünyaya karşı da dolaylı olarak savaşımdır. Din baskı altındaki yaratığın iç geçirmesi, taş yürekli bir dünyanın duygusu ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur. Halkın hayali mutluluğu olarak dinin kaldırılması, halkın gerçek mutluluğunu istemektir... Dinin eleştirisi, kendi gerçekliğini düşünebilmesi, yaşayabilmesi ve yönlendirebilmesi için, insanın hayallerini kırar. Hayalleri kırılıp aklı başına gelmiş bir insan sıfatıyla kendi çevresinde kendi kendisinin gerçek güneşi olarak dönebilmesi için... Din, insan çevresinde dönmediği sürece onun çevresinde dönen hayali bir güneştir” demişti komünizmin peygamberi Karl Marx, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Doğru” makalesinin önsözünde.
Dikkat edilirse, Marx’ın kısaltarak verdiğim bu sosyolojik yorumu, dinin bir ‘yanlış bilinçlilik hali’ olduğunu söylemekle birlikte, bundan dolayı inananı küçümsemeye kalkışmıyor, aksine anlayışla karşılıyor. Ben de, benzer şekilde düşünüyorum ve halkın (halkımızın) bir türlü dinmeyen, eksilmeyen, hatta giderek artan din ihtiyacını anlayabiliyorum ve saygı duyuyorum. Ancak ‘nüfusun yüzde 99’unun Müslüman’ olduğu iddia edilen ülkemizde, Ramazan’da din (elbette İslâm dininin Sünni yorumu) sadece halk düzeyinde değil, devlet düzeyinde de o kadar görünür oldu, o kadar ‘hegomonik’ bir dile kavuştu ki, bu konuda birkaç söz etmek ihtiyacı duydum. Ramazan’da, Müslüman, gayrimüslim tüm vatandaşların vergileriyle finanse edilen Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı onlarca camiden, minare başına en az dörder hoparlörden, çoğu ne yazık ki usulden nasibini almamış müezzinlerin okuduğu beş vakit ezana, yine sesi sonuna kadar açılmış hoparlörlerle dışarıya aktarılan, çoğumuzun anlamadığı Arapça hutbeler, vaazlar, hatimler, mevlitler; gecelerimize davul sesleri eklendi. Başbakanımız, NATO Genel Sekreteri’ne, AB büyükelçilerine, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esat’a ve gazetecilere, sanatçılara iftar yemekleri verdi ve bu yemeklerde saatlerce İslâm övgüsü yaptı. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunları görünce insan şüpheleniyor: Acaba Diyanet İşleri Başkanlığı veya Başbakan veya diğer devlet görevlileri, bu ülkede, sadece imanı bütün Sünnilerin değil, ‘light’ Sünnilerin, tamamen farklı İslami rituelleri olan Alevilerin, İslam’la ilişkileri bile olmadığın savunan Kızılbaşların, dahası Hıristiyanların, Musevilerin, başka başka dinlere mensup kişilerin, ateistlerin yaşadığını ve ‘laik’ olduğunu iddia eden bir devletin, din(ler) karşısında yansız veya ya hepsine eşit yakınlıkta, ya da hepsine eşit uzaklıkta durması gerektiğini bilmiyor mu? Biliyorsa, bu yoğun Sünni retoriğin ve pratiklerin bu kesimleri nasıl etkilediğini düşünebiliyor mu? Bu kesimlerin sadece Sünni bayramlarında resmi tatil olmasına, devletin kendi bayramlarının adlarını bile anmamasına nasıl üzüldüklerini düşünebiliyor mu? Lafı uzatmayayım, sözüm halka, medyaya veya yerel yönetimlere değil. Sözüm devlete ve devleti temsil edenlere. Dinle hayat (dolayısıyla dinle devlet) arasında ikilik olmadığını söyleyen İslam dini ile dinle hayatı birbirinden bıçakla keser gibi ayırmayı hedefleyen Fransız tipi katı bir laiklik anlayışını benimsemiş olanlar arasındaki çatışmanın, ufuktaki Anayasa tartışmalarıyla daha da gerilimli hal alacağını öngörerek, bu hafta tabiri caizse, ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya’ yelteneceğim; laikliğin ve sekülerliğin tarihine bakmaya çalışacağım.
Civitas dei / civitas terrara İlk insan topluluklarında görülen ‘Tanrı-Kral’ anlayışının ‘Tanrı’nın oğlu-Kral’ anlayışına evrilmesi çok uzun zaman almıştı. Roma İmparatorluğu ise, çok tanrılı (Pagan) bir devletti ve herkes istediği tanrıya inanıyordu ve devlet işleyişinde herhangi bir din esas alınmıyordu. Yani Roma ‘seküler’ (dünyevi) bir devletti. Laikliğin ilk işareti sayılan Matta İncili’ndeki “Kayzer’in şeylerini Kayzer’e ve Tanrı’nın şeylerini Tanrı’ya ödeyin” (ya da Türkçeye geçtiği şekliyle “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya”) ayeti Roma’da Neron döneminde, Hıristiyanlığa yönelik ağır baskılar sonucu ortaya çıkmıştı.
Hıristiyan-Katolik doktrinine göre, dünya Adem’le Havva’nın cennetten kovulmasından bu yana
Civitas Dei (“Tanrı Sitesi/Devleti’) ve
Civitas Terrara (Yeryüzü Sitesi/Devleti) olarak ikiye ayrılıyordu. Katolik Kilisesi ise, Yeryüzü Devleti’ndeki Tanrı Devleti’nin temsilcisiydi. Devletle Kilise arasındaki gerilimi ilk çözen, daha sonra Bizans adını alacak olan Doğu Roma İmparatorluğu’nun başı I. Consantinus’un 313 tarihinde yayımladığı ‘Milano Fermanı’ oldu. Bu fermanla Hıristiyanlık resmen tanındı ve din özgürlüğü güvenceye alındı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.