“Bu hafta, Kürt çevrelerinin giderek daha sık dile getirdikleri bir konuyu; ‘kendi kaderini tayin hakkı’ ve ‘özerklik’ konusunu ele alan bir makale yazmak üzere bilgisayarımın başına oturmuştum. Ama tüm ülkeyi esir alan cehennem sıcakları yetmezmiş gibi, çatışma haberlerinin ve YAŞ krizinin körüklediği siyasi cehennemimizi düşününce, bu konuyu ileriye bırakıp, 27 Temmuz-1 Ağustos 2010 tarihleri arasında İspanya’nın Barselona şehrinde düzenlenen 20. Avrupa Atletizm Şampiyonası’nda finale kalarak, ilk beşe girerek ya da madalya alarak hepimizi sevindiren Burcu Ayhan, Meryem Erdoğan, Elvan Abeylegesse, Alemitu Bekele ve Nevin Yanıt’ın şerefine, atletizm tarihimizden birkaç yaprak çevirmeye karar verdim.”
Atletizm deyince akla ilk olarak koşma sporları gelir ama yürüyüş, atma ve atlama yarışları da atletizmin kapsamındadır. Tahmin edileceği gibi, atletizm dünyanın en eski sporlarından biri. MÖ. 4.000 yıllarında Mısır’da atletizm yarışmaları yapıldığına dair kayıtlar var ama atletizmi geniş kitlelere sevdiren MÖ. 776 yılında ilk olimpiyatı düzenleyen Eski Yunanlılar oldu. Bu topraklarda atletizmin öncüleri ise 1870’li yıllardan itibaren Robert Kolej’li Amerikalı öğretmenler ve onların Rum öğrencileriydi.
Ara Olimpiyat’ta Osmanlılar
1906 yılında, hikâyesini yanda anlattığım modern olimpiyatların 10. yıldönümü nedeniyle Atina’da düzenlenen ‘Ara Olimpiyat’a 30 kişilik bir atlet grubu katılmıştı. Heyette, İstanbul’dan sekiz Rum, İzmir’den bir Ermeni ve 10 Levanten (İngiliz), Selanik’ten 10 Rum ve bir Yahudi vardı. Yarışmalarda, Tatavla Heraklis Jimnastik Kulübünden (daha sonra Kurtuluş Kulübü) Yorgo Alibrantis, 10 metrelik ipe tırmanma yarışında 11.4 saniyelik derecesi ile dünya rekoru kırmış ancak Yorgo’nun II. Abdülhamit’in korkusundan kaydını Osmanlı olarak yaptırmamasını değerlendiren Yunanlılar Alibrantis’in başarısını kendi ülkelerinin hanesine yazmışlardı. (Bu dal, ertesi yıldan itibaren olimpiyat yarışları listesinden çıkarıldığı için, rekor hala Alibrantis’e aittir.)
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra ise atletizm daha modern usullerde yapılmaya başladı; Fenerbahçe, Beşiktaş ve Anadolu kulüplerinin kurucularından Burhan (Felek) Bey’in çabalarıyla tüm ülkede yaygınlaştı.
Er Meydanı’nda kadın atletler
Atletizm yaygınlaşmıştı ama 1912’de Stockholm’de yapılan olimpiyat müsabakalarına Osmanlı Devleti adına katılan iki Ermeni genci, Vahram Papazyan ve Mıgır Mıgıryan masraflarını kendi ceplerinden karşılamışlardı. (Bu katılımın hikâyesini biraz sonra anlatacağım) Yine de ilginç olaylar yaşanmıyor değildi. Örneğin 1913’te, Anadoluhisarı’ndaki ‘Er Meydanı’ denilen çayırda düzenlenen yarışmalara katılan Naile, Fahriye ve Faide hanımlar “ilk Türk hanım atletleri” olarak tarihe geçeceklerdi.
1914-1918 yılları arasındaki Birinci Dünya Savaşı, her şeye olduğu gibi spora da sekte vurunca (örneğin 1916 Berlin Olimpiyatları iptal edilmişti, 1920 Anvers Olimpiyatları’na ise Osmanlı Devleti ‘savaş çıkaran ülkelerden biri olduğu için’ davet edilmemişti) elbette Osmanlı ülkesinde atletizm unutulmaya yüz tuttu. Ancak 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, ‘Büyük Devletler’, yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni 1924 Paris Olimpiyatları’na çağırarak yeni bir sayfa açınca, devlet atletizme yatırım yapmaya başladı. Öyle ki Paris’teki olimpiyatlara katılacak atletlerimizi çalıştırmak üzere Almanya’dan Alexy Abrahams adlı bir uzman getirilmiş ayrıca savaş sonrasının sınırlı bütçesinden 17 bin lira ayrılmıştı. Bu tarihten sonra atletizm popülerleşti ve özellikle İstanbul bölgesi çok başarılı atletler çıktı.
Balkan Oyunları’ndaki başarılar
Bu ilginin ilk meyvesi, 1930 yılında Atina’da düzenlenen Balkan Oyunları’nda Semih adlı atletimizin (1934’te Türkdoğan soyadını aldı) 100 metre yarışında aldığı ikincilik madalyası oldu. Aynı oyunlarda 4x100 bayrak takımımız da üçüncü olmuştu. Bunu 1931 ve 1932 Balkan Oyunları’nda koşu ve gülle atma alanlarındaki başarılar izledi. Ama en başarılı sonuç 1948 Londra Olimpiyatları’nda Ruhi Sarıalp’in üç adım atlamada 15.025 metre ile bronz madalyayı almasıydı. Bunu aynı atletin 1951 ve 1952’de Ordulararası Dünya Şampiyonaları’nda kazandığı birincilikler izledi. 1950’li yıllarda Türkiyeli atletler olimpiyatlar hariç, çeşitli uluslar arası yarışmalarda, koşma, sırıkla atlama, gülle ve cirit atma dallarında madalyalar kazandılar. 1968’de Meksiko Olimpiyatları’nda maraton dalında asker atletlerden İsmail Akçay bronz madalyayı kıl payı kaçırarak 4. olduğunda ise ülkece yasa bürünmüştük. O tarihlerden beri pek çok atletimiz uluslar arası yarışmalarda başarılar kazandılar ama hiçbirinde, Elvan, Alemitu ve Nevin’in başarılarında olduğu kadar sevinmedik. Umarız, gelecekte de benzer mutlulukları yaşarız…
Citius, Altius, Fortius
‘Daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü’ anlamına gelen bu Latince sözler, 1924 yılından beri olimpiyatların parolası. Atletizmden söz ederken olimpiyatlardan söz etmemek olmaz. Çünkü hem antik dönemde hem de yakın tarihlere kadar olimpiyatların belkemiğini atletizm oluştururdu. Yunanca ‘Olimpiyat’ kelimesi, Türkçeye Fransızcadan geçmiş. Bu kelime ise sanıldığı gibi oyunların şerefine yapıldığı Yunan mitolojisinin baş tanrısı Zeus’un oturduğu Olimpos Dağı’ndan değil, muhtemelen Olimpia Şehir Devleti’nden geliyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.