Hatırlarsanız, geçtiğimiz haftayı, hükümetin ‘Roman Açılımı’na ayırmıştım. Bazı okurlar, DTP’nin kapatılmasından söz etmek yerine, Romanların sorunlarından bahsetmemi eleştirdiler. Mağdur gruplarının dayanışmak yerine, mağduriyetler arasında bir hiyerarşi kurmalarına ve bu hiyerarşide en tepeye kendi mağduriyetlerini yerleştirmelerine alışıktım ama bu tepkiye yine de şaşırdım. Öyle ya son beş yıl içinde Kürt Meselesi konusunda onlarca yazı yazmıştım, halbuki Romanlara ikinci kez değiniyordum. Birkaç gün sonra, gayet ironik bir olay oldu. Dolapdere’deki sokak çatışmalarında, Dolapdereli Romanlar, gösterici Kürt gençlerine öyle sert bir tepki gösterdiler ki, mağdurların dayanışmayı öğrenmesi için daha çok beklememiz gerektiğini anladım.
Evet, sadece haftanın değil, ayın, yılın en önemli olayı elbette DTP’nin kapatılması. Nitekim bu olayın yarattığı siyasi-toplumsal deprem sürüyor. Bazı DTP’li yöneticilerin kendilerine çağrıda bulunan aydınlara ve halk kesimlerine kulaklarını tıkayıp, ‘sine-i millete dönmeye’ karar vermeleri ile başlayan süreçte gördük ki, Abdullah Öcalan’ın siyasi aktör olarak gözardı edilmesinin Türkiye’ye maliyeti ağır olacak. Ancak Öcalan, gençleri, çocukları sokaklara dökmekle yetinmedi, DTP üzerindeki etkisini bir kez daha test etti. Öyle ki, bir gün önce ‘taban’ı bahane ederek dağa çıkmaktan ya da hapse girmeyi göze almaktan söz edenler, bir gün sonra ‘tavan’la eşgüdümlü olarak ‘sine-i Meclis’e dönme’ kararı aldılar. Kararın yerindeliği ortada. Dahası, bu ilişki, bu etkileşim benim açımdan sır değildi; doğaldı, anlaşılırdı, meşru idi. (Neden böyle düşündüğümü merak edenler, 19-24 Ekim 2008 tarihlerinde
Taraf’ta yayımlanan ‘Osmanlı’dan Bugüne Devlet ve Kürtler’ başlıklı yazı dizime bakabilirler.) Ama aynı zamanda bu ilişki eleştirilmeye de muhtaçtı. Gerçi, buna cüret edenlerin ne gibi suçlamalarla karşılaştıklarını
Taraf yazarı Melih Altıok, 18 Aralık 2009 tarihli köşesinde gayet güzel özetledi ama yıllardır Türk toplumundan gelen en ağır eleştirileri, saldırıları, tehditleri göze alarak, Mustafa Kemal’in tabulaştırılmasını, Kemalizm’i ve Atatürkçülüğü eleştiren biri olarak, lider kültünün, ‘Kürt toplumunun Atatürk’ü’ olduğu söylenen Abdullah Öcalan’ın ve ‘Öcalanizm’in de Kürt aydınları tarafından benzer bir eleştiri sürecine tabi tutulduğunu veya tutulacağını ummak istiyorum.
Esinlendirici olmak için, bu haftaki yazımı, kendi öz tabumuz olan ‘Atatürk tabusuna’ ayırdım. Çünkü meşhur Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi,
Can Dündarhakkında,
Mustafa belgeseli nedeniyle yürütülen soruşturmada verilen ’takipsizlik’ kararını kaldırdı. Yargıtay bu kararı onarsa, dava açılacak ve Dündar, ‘Atatürk’ün hatırasına hakaret’ten 7,5 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak.
***
Önce biraz geriye gidelim. Üç yıl önce İpek Çalışlar’ın
Latife Hanım adlı romanı yayımlandığında da benzer bir durum ortaya çıkmıştı. O zaman, Çalışlar’ın kitabında, Latife Hanım’ın kız kardeşi Vecihe İlmen’in hatıralarına dayanarak, 1 Nisan 1923 gecesi, Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’i öldüren Topal Osman’ın Çankaya Köşkü’ne düzenlediği silahlı baskın sırasında, Atatürk’ün Latife Hanım’ın çarşafını giyerek köşkten kaçtığını ifade etmesi, Savcılık tarafından suç olarak görülmüş, İpek Çalışlar ve onunla röportaj yapan
Hürriyet Gazetesi Sorumlu Müdürü Necdet Tatlıcan hakkında 4,5 yıl hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.
Halbuki bu olay daha önceki yıllarda pek çok tarihçi ve araştırmacı tarafından aşağı yukarı aynı şekilde ele alınmıştı. İpek Çalışlar ile diğer tarihçilerin yaklaşımları arasındaki tek fark, Mustafa Kemal’in köşkten saldırıdan önce mi kaçtığı, yoksa olay sırasında mı kaçtığı konusunda ortaya çıkıyordu. Yoksa kimsenin Topal Osman’ın kendisini öldürmek üzere köşke seğirttiğinde Mustafa Kemal’in köşkü terk ettiğine itirazı yoktu. Buna rağmen pek çok kişi Çalışlar’ın çizdiği Atatürk tablosuyla hayallerindeki Atatürk tablosunun örtüşmediğini ileri sürerek, ‘yedi düvele boyun eğdirmiş kahraman bir komutan bir çapulcudan mı korkacak?’ şeklinde özetlenebilecek bir tartışmaya girişmişti. Yazarın Mustafa Kemal’in ‘korkak’ –hatta daha ileri gidelim- ‘karısından bile korkak’ olduğunu, hatta ‘kadın kıyafetine bile girebilecek kadar korkak olduğunu’ ima ettiğini düşünerek İpek Çalışlar’ı hain ilan edenler, bir yıldır Can Dündar’ın Mustafa filmi üzerinde benzer bir tartışma yürütüyorlar ve Can Dündar’ı da deyim yerindeyse linç etmeye çalışıyorlar. Üstelik bu sefer, ortada sınırlı sayıda kişiye ulaşan kitap gibi bir malzeme değil, iki milyona yakın kişinin izlediği bir filmin olması saldırıların şiddetini daha da arttırmış görünüyor.
Kemalizm yerine Mustafaizm mi Filmin görsel ve teknik açıdan değerlendirmesini uzmanlara bırakalım. Tarihçilere, bilim adamlarına kapalı olan ATASE arşivlerinin Can Dündar’a açılmasının ardındaki gizemli nedenleri de bir kenara koyalım. Filmin ‘Kemalizm tükendi, biraz da Mustafaizm verelim’ diyenlerin bir çeşit ‘tazelenme projesi’ olduğunu ileri sürenlere de kulaklarımızı kapayalım. Senaryoda pek çok maddi hatanın olduğu, resmi tarihin önemli kodlarının aynen tekrarlandığı, Mustafa Kemal’i ve Kemalizm düşüncesini anlamak açısından anahtar öneme sahip bazı olayların es geçildiğini ya da çok kısa tutulduğu doğru. Mustafa Kemal’in modernleşmeci yanının Freudyen yorumlarla basitleştirildiği, sığlaştırıldı da doğru ama bunlardan kalkarak, Mustafa Kemal hakkında yazılabilecek yüzlerce değişik senaryodan birini filme çekmekten öte bir şey yapmamış olan Can Dündar’ın amacının Mustafa Kemal’in zaaflarını ortaya çıkarmak suretiyle O’nu küçük düşürmek, O’nu küçük düşürerek de Cumhuriyet’in temellerini dinamitlemek olduğunu ileri sürmek, hatta neredeyse Dündar’ı vatan haini ilan etmek gerçekten marazi bir duruma işaret ediyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.