
Bugün laikçilerin adlandırmasıyla “türbanlı”, kendilerinin adlandırmasıyla “başörtülü” kadınlar, İslami inanışları gereği, günah işlememek için örtündüklerini söylüyorlar. Üniversiteye alınmamalarını ya da kamusal alanda görevlendirilmemelerini, sadece din ve vicdan özgürlüğü meselesi değil aynı zamanda insan hakları sorunu olarak görüyorlar. Laikçi kesimine göre ise bu kadınlar, siyasal İslam’ın Kemalist düzeni yıkmak için cepheye sürdüğü militanlar. Dolayısıyla konu özgürlükle veya insan haklarıyla ilgili değil, siyasetle ilgili.
Hangisi olursa olsun sonuçta türban bir “kadın sorunu”. Çünkü kadını örtenler de, açanlar veya açmaya çalışanlar da, kendi projelerini kadın bedeni üzerinden gerçekleştirme peşindeler. 3 Şubat 2008 tarihinde yine bu sayfada yayımlanan “Gelenek, inanç, siyaset ve tesettür” başlıklı yazımda örtünmenin tarihçesine değinmiştim. Bu hafta, o yazıda bıraktığım yerden (1938’den) devam etmek istiyorum. Kadının kendi bedeni ve kendi hayatı konusunda bizzat kendisinin söz sahibi olacağı bir dünya özlemiyle, iyi okumalar diliyorum...
CHP’de panik Cumhuriyet’le birlikte dinî kurumlara yönelik olarak çıkarılan kısıtlayıcı yasalara ve girişilen uygulamalara rağmen varlıklarını gizleyerek sürdüren dinî cemaatler, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı ile yakınlaşmanın da getirdiği özgürlük ortamında taleplerini daha güçlü bir sesle dile getirmeye başlamışlardı. Kemalist ideolojinin resmî partisi CHP de, giderek daralan seçmen tabanını genişletmek için mevcut katı pozisyonunu gözden geçirme ihtiyacı duymuştu. Bu bağlamda 1947 temmuzunda “Özel Din Öğrenimi Ana Hatları” adlı program kabul edildi. Kasım ayında toplanan kurultayda, ibadet yerlerinin bakım ve onarımı, din görevlilerinin maaşlarının iyileştirilmesi gibi konular tartışılmakla kalmadı, laiklik yorumu şöyle esnetildi: “Din anlayışı vicdan meselesi olduğu için her türlü hücum ve müdahaleye karşı korunmalıdır. Hiçbir yurttaş, kanunun yasaklamadığı ibadet ve ayinler yüzünden
rahatsız edilmemelidir.”
O yıl Hacca gideceklere hükümet tarafından ilk defa döviz tahsis edildi. 1948’de ilkokul 4 ve 5. sınıf öğrencilerine din eğitimi verilmeye başlandı. Dersler seçmeli olduğu halde bazı illerde Aleviler hatta gayrımüslimler bile derslere katılmaya mecbur edildi. (Öyle ki iki yıl sonra öğrencilerin yüzde 98’i din dersine devam ediyordu.) Aynı yıl, Ankara, İstanbul, İzmir, Seyhan (Adana), Diyarbakır ve Erzurum’da, 1930’larda öğrenci yokluğu yüzünden kapanan Kur’an kurslarına izin verildi.
163. Madde ve arkası 1949’da tedbir olarak, Türk Ceza Kanunu’na “laikliğe aykırı olarak, devletin içtimai veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel nizamlarını, kısmen de olsa dinî esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet kurmayı” yasaklayan 163. Madde eklendi. Ardından bakış açısına göre “taviz” ya da “tedbir” olarak değerlendirilen ilahiyat fakülteleri açıldı. CHP, seçimleri yenileme kararını aldığı 1 Mart 1950 günü, tekke ve zaviyeleri kapatan 5566 Sayılı Kanun’da değişiklik yaparak “sanat değeri olan ve Türk büyüklerine ait türbelerin ziyaretine” izin verdi. Bu karar, özünde doğru olsa da, esas itibariyle muhafazakâr çevrelere dağıtılan mavi boncuklardan sonuncusuydu.
Ancak bütün bunlar yeterli olmadı ve 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimleri, “Yeter Söz Milletindir!” diyen DP kazandı. DP hükümeti, seçmenlerine verdiği sözleri tutmak için kolları sıvadı ve 16 Haziran 1950’de dinî konuları içeren bir dizi kanunu onayladı. Böylece ezanın Arapça okunması, radyoda haftada üç kez Kur’an okunması, okullarda dinî eğitim verilmesi, imam-hatip okulları ve Yüksek İslam Enstitüsü’nün kurulması mümkün oldu. 10 yıllık DP döneminde Alevilere yönelik tek bir adım atılmazken, 15 bin yeni cami açılacaktı.
Diyanet İşleri binası cami mi? Kadınların kamusal alanda başlarının örtülmesiyle ilgili ilk “olay” 1955 yılının mart ayında yaşandı. Diyanet İşleri Başkanlığı bir genelge yayımlayarak bünyesinde çalışan kadınların başlarını örtmesini istemişti. Haberin duyulması üzerine
Cumhuriyet gazetesi “Diyanet İşleri Binası cami değildir” başlıklı bir açık mektupla tepkisini koydu, ardından “İnkılâplarımızı Nasıl Koruyabiliriz?” konulu bir makale yarışması düzenledi. İlginçtir,
Cumhuriyet’e DP’nin yandaşı
Zafer gazetesi de destek vermişti. Pakistan’daki Dünya Müslüman Kadınlar Kongresi’ne
katılan üç Türk kadınının, bir mezar ziyaretinde başlarını örtmeleri üzerine gazetenin 16 Nisan 1952 tarihli sayısındaki Cemal Şahingiray imzalı yazıda şöyle deniyordu: “...Karaçi’den gelen bir resmi görünce hayretten dona kaldık. Daima garba doğru medeniyet hamleleri yaptığımızı İslam dünyasına göstereceğimizi ve onları da Garb medeniyetine doğru çekebileceğimizi zan ederken, Şark’a doğru uçan delegelerimizin geriye doğru havalanmış olduklarını maalesef anlamış oluyoruz (...) hanımlarımızın merhum Liyakat Ali Han’ın kabrini ziyaretleri esnasında çekilmiş olan resim bizi üzdü, hatta inkılâplarımıza vurulan bir hançer yarası olarak sızlattı (...) kabrin önünde başlarını başörtüleriyle saygı duruşu yapmaktadırlar (...) Bu üç hanım Pakistan’da başlarını örttüler. İnkılap Türkiye’sine dönebilmek için yüzlerini örtsünler.”
Mücadele aracı manto modelleri Çarşafın bir türlü tarihe gömülememesi üzerine Mart 1956’da Türk Kadınlar Birliği ile Mustafa Kemal Derneği, “Çarşafa hayır, mantoya evet” kampanyası başlattı. Kampanya uyarınca Olgunlaşma Enstitüsü’nün hazırladığı manto modelleri törenlerle çarşaflı hanımlara dağıtılıyordu. Basında “çarşaf dizileri”, “çarşaflılara ceza kesilsin yazıları” yayımlanıyordu. Ortam iyice kızıştığında, CHP’li üç kadın milletvekili “bizi yabancı milletler nazarında küçük düşürüyor” diyerek, çarşafın yasaklanması için Meclis’e kanun teklifi vereceklerdi.
27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasında konu gündemden düşmedi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.