Geçtiğimiz hafta Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, TSK’nın içindeki çeteleri, cuntacıları, TSK’nın istihbarat zaaflarını haberleştirenleri eleştirirken “Türk kanı taşıdıklarına inanmıyorum” dedi ama kimseden tepki görmedi. Ocak 2008’de, Kırşehirli 13 lise öğrencisi kendi kanlarıyla yaptıkları Türk bayrağını çerçeveleterek dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a hediye etmiş, Büyükanıt bayrağı nemli gözlerle “Biz böyle büyük bir milletiz” diyerek basına takdim ettiğinde de pek ses çıkmamıştı. Haziran 2009’da Gaziantep Üniversitesi Bilişim Kulübü üyesi gençlerin kendi kanlarıyla yaptığı bayrak, Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’nda, İlker Başbuğ adına Kurmay Deniz Albay Dursun Çiçek tarafından huşu içinde teslim alındığında da kimse garipsememişti. Anlaşılan TSK’da ve toplumda güçlü bir ırkçı damar var. Gelin bu hafta Türk milliyetçiliğinin ırkçı damarının tarihçesine bir göz atalım.
Estağfurullah!
Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam adlı otobiyografik eserinde, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Kafkas Cephesi’nde yaşadığı bir anısını anlatır. Savaş patladığında 17 yaşında bir Muallim Mektebi öğrencisi olan yazar, cephede Anadolu köylülerinden oluşan bir grup askerle konuşurken onlara sorar: “Bizim dinimiz nedir?” Her kafadan bir ses çıkar: Kimi “Hazreti Ali dinindeniz” der, kimi “İmam-ı Azam dininden” Aydemir sorar: “Peygamberimiz kimdir?” Yine karışık sesler çıkar. “Enver Paşa” diyen bile vardır. Aydemir bir adım daha ileri gider: “Hangi millete mensupsunuz?” Yine her kafadan bir ses çıkar. Aydemir işi kolaylaştırmayı dener: “Biz Türk değil miyiz?” Askerler hep bir ağızdan cevap verirler: “Estağfurullah!”
‘Estağfurullah!’tan ‘Ne Mutlu Türküm diyene!’ye giden kısa ve radikal yolun mühendisi Atatürk’ün söyleminde her hareket, atılan her adım, yapılan her teşebbüs, başına bir ‘milli’ sıfatı alır: ‘Milli Mücadele’, ‘Misak-i Milli’, ‘Milli Sır’, ‘Milli Hudud’... Atatürk’ün deyimiyle kin, nefret bile ‘milli’dir. Örneğin 16 Mart 1923’te Adana Türk Ocağı’ndaki konuşmasında şöyle der: “Bu millet milli benliğini idrak ve bunu bütün dünyaya ispat eylemiştir. Milletleri yükselten bu havasa bir amil daha ilave edelim: İntikam hissi. Milletlerin kalbinde intikam hissi olmalı. Bu, bayağı bir intikam değil, milletin hayatına, ikbaline, refahına düşman olanların zararlarını gidermeye yönelen bir milli intikamdır.”
Anasır-ı İslamiye’den Türk ırkına
Atatürk’ün ‘millet’ kavramının üç evresi vardır. Bunlardan ilki, 1919’dan 1922’ye kadar süren ‘Milli Mücadele’ yıllarında Anadolu’nun ve Rumeli’nin Müslüman ahalisini Düvel-i Muazzama’ya karşı seferber etmek için kullanılan ‘dinî’ tanımdır: “[Büyük Millet Meclisi’ni] teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamiyedir, samimi bir mecmuadır...”
İkinci evrede, ‘dinî’ tanım yerini yavaş yavaş ‘siyasi’ tanıma bırakır. Atatürk ‘siyasi’ bir terim olarak ‘Türk’ü ilk kez 21 Eylül 1922’de Büyük Zafer’e ilişkin beyannamesinde kullanacaktır. ‘Türkiye Halkı” ifadesi ise 8 Nisan 1923’te Halk Fırkası’nın kuruluşunu müjdeleyen Dokuz Umde’de boy gösterir.
Paralel tanımlar
24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından itibaren ise, ‘dinî’ nitelikli ‘millet’ kavramı artık kullanılmaz, ama sadece ‘siyasi’ millet kavramı da kullanılmaz. Bunun yanı sıra bir de ‘ırksal’ ya da ‘etnik’ millet kavramı ile tanışırız. Örneğin 1924 Anayasası’nın 88. maddesi “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir” iken, aynı yıl basılan Türkiye Tarihi adlı kitapta, ‘Türk ırkının üstün özelliklerinden’ bahsedilir. Veya Mustafa Kemal, 30 Eylül 1926’da, Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde, Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Kongresi adına gelen heyete “Bu kadar mühim olan spor hayatı, bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir. Irkın ıslah (iyileştirilme) ve küşayişi (ferahlığı) meselesidir. Istıfası (ayıklanması) meselesidir ve hatta biraz medeniyet meselesidir...” derken, 20 Ekim 1927 tarihli Gençliğe Hitabesi’nde “Ey Türk genci, muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur” veya ortaöğretim kurumlarında okutulmak üzere 30 bin adet basılan 1931 tarihli Türk Tarihinin Ana Hatları kitabının giriş bölümünde “...Bütün tarihte böyle bir ırkı, bir millet halinde görmek, bilhassa zamanımızdaki insan heyetlerinin pek çoğuna nasip olmayan büyük bir kuvvet ve büyük bir şereftir” yazarken, 1931 tarihli CHF programında ırka değinmeyen şu ifadeler kullanılır: “Millet, dil, kültür ve mefkûre [ülkü] birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasi ve içtimai heyettir.”
Köle olmak hakkı
Bu dönemin yıldızı 1923-1930 arasında İktisat ve Adliye Vekili olan Mahmut Esat Bozkurt’tur. Bozkurt, Ankara Üniversitesi’nde Atatürk’ün direktifleriyle verdiği derslerden derlediği Atatürk İhtilali (Altın Kitaplar, 1967) kitabında “Türkün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir”; “Türk devleti işlerini Türk’ten başkasına vermeyelim (...) Yeni Türk Cumhuriyeti’nin devlet işleri başında mutlaka Türkler bulunacaktır. Türk’ten başkasına inanmayacağız” der. Bozkurt’u tarihe geçiren ise, 18 Eylül 1930’da Ödemiş Yaylası’nda irat ettiği “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır” nutku olacaktır. Ancak, bu nutuk, Bozkurt’un bakanlıktan istifasına neden olur.
Beyaz, sarışın Alpin ırkı
Bu ikili tavır bir kafa karışıklığının eseri midir, yoksa bilinçli bir tercih midir sorusunun cevabını vermek kolay değil ama Avrupa’da Nazilerin ve faşistlerin iktidara el koymasıyla birlikte, Türkiye’nin de yolu netleşecek ve söylem tekleşecektir. 1928’de Mustafa Kemal’e Türk ırkının sarı ırka mensup olduğunu ve bu nedenle de ikinci tip insan olduğunu yazan Fransızca bir kitap göstererek “Bu böyle midir Paşam” diye soran Afet İnan’a, Atatürk, “Hayır olmaz, bunun üzerinde meşgul olalım, sen çalış” diyecek, bu çalışmanın meyvesi de ‘Türk Tarih Tezi’ olacaktır. Bu teze göre “Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Çin medeniyetinin esasını kuran Türklerdir. Mezopotamya’da İran’da milattan en aşağı 7000 sene evvel beşeriyetin ilk medeniyetini kuran ve beşeriyete ilk tarih devrini açan; Sümer, Akat ve Elam isimleri verilmekte olan Türklerdir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.