
Geçtiğimiz hafta Fransa Parlamentosu, “soykırım” tasarısını kabul etti. Yürürlüğe girmesi Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin onayına kaldı. AKP hükümeti, ilk oylamaya göre daha soğukkanlı ancak Fransa’yı Cezayir Meselesi’nden dolayı eleştirmek hâlâ çok revaçta. Bu hafta, bilmeyenlere ya da unutanlara, Fransa Cezayir’de “soykırım” yaparken, Türkiye’nin ne yaptığını hatırlatmak istiyorum.
Cezayir, 1529’dan 1830’daki Fransız işgaline kadar Osmanlıların yönetiminde kaldı. Bugün “Fransa’nın Cezayir’de ne işi vardı?” diyenler “Osmanlı’nın Cezayir’de ne işi vardı” diye sormuyor elbette. Ancak kabul etmek gerekir ki, aynen Osmanlı gibi sömürgeci amaçlarla Cezayir’i işgal eden Fransızlar, Osmanlı’ya göre çok daha acımasız sömürgeci politikalar güttüler. Öyle ki, 19. yüzyılın sonuna kadarki dönemde ülke nüfusunun üçte birinin, yani bir milyon kişinin açlık ve hastalık başta olmak üzere çeşitli nedenlerle hayatını kaybettiği sanılıyor.
Milli Mücadele dostları
20. yüzyılın başlarından itibaren, Fransız sömürgeciliğine hem İslamcı, hem milliyetçi, hem de solcu gruplardan örgütlü tepkiler gelmeye başladı. Bu üç kesim de farklı nedenlerle Türkiye’deki Kemalist deneyimi büyük ilgi ile izliyorlardı. 1920’de Fransızlar, Adana-Antep-Urfa yöresini işgal ettiklerinde, Fransız birliklerindeki Moritanyalı, Libyalı, Tunuslu ve Cezayirli askerler topluca Türk tarafına geçtiler. Milli Mücadele’nin kazanılmasından sonra da bu askerler Türk vatandaşlığına alındılar, kendilerine bir miktar toprak verilerek Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde iskân edildiler. Ama ilgi bununla sınırlı kaldı.
1930’lar gelindiğinde Cezayir’de bağımsızlık mücadelesi üç ana akım tarafından yürütülüyordu. Solcu Ahmet Messali Hac, milliyetçi Ferhat Abbas ve İslamcı Şeyh Abdülhamid Bin Badis’in temsil ettiği üç akımın da ortak paydası, Fransız sömürgeciliğine karşı olmalarıydı. O yıllarda tamamen içine kapanmış olan Türkiye’nin Cezayir’le ilgili tek hamlesi, 1930’da Fransa’nın Cezayir’i işgalinin 100. yıldönümü için dış temsilciliklerinde bazı etkinlikler yapacağını duyması üzerine oldu. Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin dış temsilciliklerine bu tür etkinliklere katılmamalarını emretti. Türkiye bundan sonra bir daha Cezayir’le ilgilenmedi.
Fransa’nın Setif Katliamı
İkinci Dünya Savaşı arifesinde Fransa’da iktidara gelen Halk Cephesi adlı sol koalisyon Cezayir’e özgürlük vaat etmişti. Ancak Fransa Naziler tarafından işgal edilince bu vaadini yerine getiremedi. Savaş Almanya’nın yenilgisiyle sonuçlanınca Cezayir’deki bağımsızlıkçı güçler tekrar Fransa’nın karşısında toplandılar. Savaşın bitmesinden bir hafta önce Fransızlar tarafından bilmem kaçıncı kez tutuklanmış olan Messali Hac’ın serbest bırakılması için 5 Mayıs 1945’te düzenlenen gösteriye 500 bin kişinin katılması üzerine Fransızlar iyice sertleşti. Setif, Blida, Oran, Guelma şehirleri başta olmak üzere pek çok yerde katliam yaptılar. Kısaca “Setif Katliamı” denen bu olaylar sırasında Fransız kaynaklarına göre 1.500, Cezayir kaynaklarına göre 10.000 Cezayirli öldürülmüştü. O sırada Türkiye’de tek parti iktidarı vardı ve katliama yönelik tepki olmadı.
1947’ye kadar legal yollardan bağımsızlık mücadelesi veren muhalifler bu tarihte Özel Örgüt dedikleri silahlı gücü oluşturdular. Fransa polisi örgütü dağıttı. Bunlar Türkiye basınında sadece birkaç kısa habere konu oldu. Buna karşılık, 1952’de Mısır’da Kral Faruk yönetimini deviren Cemal Abdülnasır, Cezayirli bağımsızlıkçıların yanında yer aldı. Arap milliyetçiliğinin başına geçen Nasır, Türkiye’nin Ortadoğu’daki en büyük rakibiydi. Dolayısıyla Mısır’ın desteklediği bir hareket, otomatik olarak Türkiye’den destek görmüyordu.
NATO mu Cezayir mi?
Ama daha önemlisi, Türkiye o yıl Fransa’nın belkemiğini oluşturduğu NATO’ya üye olmuştu. Batı blokunda kendisine yer açmaya çalışırken, Fransa’nın sömürge politikalarını eleştirmesi hiç doğru olmazdı. Fransa’yı eleştirmek bir yana, 1953’te Fransa’ya giden Adnan Menderes’e Légion d’Honneur Nişanı takıldı, Grand Cordon rütbesi verildi. Ardından ilk Fransız-Türk Parlamenterler Dostluk Grubu faaliyete geçti. Dönemin gazeteleri (iktidara yakın Zafer de, CHP’ye yakın Ulus da) hükümetin NATO üyeliği, Fransa müttefikliği veya Nasır aleyhtarlığı temelindeki politikalarını destekliyordu.
10 ve 24 Ekim 1954 tarihlerinde Kahire’de toplanan Cezayir Kongresi’nde bütün örgütlerin lağvedilerek yerine Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) ve silahlı kanadı Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (ALN) kurulmasına karar verildi. Bu tarihten sonra örgüt, hem Cezayir’deki diğer siyasal gruplarla hem Fransızlarla mücadele etti. Sabotajlar, direnişler, genel grev gibi değişik yöntemlerle sömürge yönetimini felç etti. Örgüt modern silahlara sahip değildi ama kısa sürede Cezayir’in genelinde etkili olmayı başardı. Setif Katliamı sonrasında Messali Hac’ın örgütüne katılan Ahmed Ben Bella ve diğer önemli liderler Fransızlar tarafından sık sık tutuklandı, kimi öldürüldü, kimi yıllarca hapse atıldı. Bu dönemde 12 bin Cezayirli hayatını kaybetti.
Türkiye’deki gazeteler ANL’nin eylemlerini “tedhiş (şiddet, terör) hareketleri”, “çapulculuk”, “eşkıyalık”, “isyan”, “ayaklanma” olarak niteliyordu. Gazetelere göre konu Fransa’nın “iç işi” idi. Bunda şaşılacak bir şey yoktu çünkü gazetelere Fransız kültürüne sempati duyan, Fransızca bildiği için olayları Fransa gazetelerinden öğrenen gazeteciler egemendi. Hükümet ve ana muhalefet partisi ise iyi bir NATO üyesi, sadık bir Batı müttefiki olmaktan başka bir şey düşünmüyordu.
Bandung Konferansı
Türkiye yan çizmeye devam ederken, Cezayir Meselesi 18- 24 Nisan 1955’te Endonezya’nın Bandung şehrinde toplanan Bandung Konferansı’nın en önemli gündem maddesi oldu. Konferansın amacı sömürgecilik sonrası dönemde kurulan yeni ulus-devletleri, ABD ve Sovyetler Birliği’nin tasallutundan korumak için bir birlik oluşturmaktı. Konferansa Türkiye ile birlikte 29 ülke katıldı. Türkiye’yi DP Hükümeti’nin karizmatik Başbakan Yardımcısı Fatin Rüştü Zorlu temsil ediyordu. Zorlu, konferansın etkili üyelerinden Hindistan Başbakanı Nehru ile pek çok konuda tartıştı. Nehru NATO’yu sömürgeciliğin zaptiyesi olarak, Zorlu, NATO’nun gerekli olduğunu söylüyordu. Nehru sömürgeciliği kınarken, Zorlu esas tehlikenin komünizm olduğunu söylüyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.