Referanduma çok az süre kala tartışmalar iyice sertleşti. Tarihçilerden çok, siyaset bilimcilere kulak verildiğini gördüğümden birikmiş izinlerimi kullanmak için ideal bir dönem diye düşündüm ama sayfamı boş bırakmayı da içime sindiremedim. Bulduğum ara formül, geçtiğimiz ay AGOS için yazdığım bir yazıyı, biraz geliştirerek sizlerle paylaşmak. Böylece hem izin yapmış, hem de yapmamış olacağım. Yazı, geçtiğimiz haftalarda, piyano sanatçısı Fazıl Say’la Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’ı, son yılların popüler internet mecrası Twitter'da gayet sert bir ağız dalaşına sokan ‘arabesk müzik’ tartışmasına dair. Bugüne dek olanları kaçıranlar için küçük bir özet yapayım: muhtemelen arabesk müziği sevenlerin aynı zamanda referandumda ‘Evet’ oyu kullanacak ‘bidon kafalı’, ‘göbeğini kaşıyan adamlar’ olduğunu düşünen Fazıl Say, “Arabesk aydınlığın, çağdaşlığın ve öncülüğün, sanatçılığın sırtına külfettir. Emek karşıtıdır, duyarsızlıktır ve yaratamamaktır! Etik dışı yalan dolanla doludur. Ortadoğu işi, 3. sınıf, acındırmaca, tembellik, yeteneksizlik, rant, çamur, muallaklıklar üzerinden yaşar. Arabesk müziği yapan yapsın! Bu sayfaya tek gık diyeni yukarıdaki sebeplerden hemen atacağım! Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum, utanıyorum, utanıyorum!” diye adeta haykırmış, Ahmet Hakan da Twitter üslubuyla ağzının payını vermişti. Taraflar sonra bir çeşit barış yaptılar konu çeşitli mecralarda tartışılmaya devam ediyor. Hâl böyle olunca da, müzik sosyolojisi konusunda uzman olmamakla birlikte, tarihsel bir perspektifle, arabesk konusunda birkaç kelam edebilirim diye düşündüm.
Mısır filmlerinin etkisi
Arabesk (Fransızca 'arabesque'), adı üstünde ‘Arap tarzında yapılmış’ demek. Batı’da daha çok iç ve dış mimaride kullanılan bir terimken, bizde müzikle özdeşleşmiş bir terim. Ama Türk tipi arabesk şarkılarda, Arap ezgileri, dinî-tasavvufi ezgilerle harman edilip Batı tarzı bir düzenleme ile sunulduğu için bir çeşit melez ‘Türk popu’ söz konusu.
Türkiye’de arabesk müziğin sevilmesi, tutulması, 1930’lu yıllarda Türk sinemasının yıllık film sayısı ikiye kadar düşünce, Mısır üzerinden Amerikan filmlerinin ithal edilmesiyle ilintili. Çünkü bu filmlerin yanında bolca da Mısır filmi geliyordu. Başta ‘Şark Bülbülü’ lakaplı Ümmü Gülsüm olmak üzere ‘Kralların ve Prenslerin Şarkıcısı’ Muhammed Abdülvahab, Leyla Murad, Asmahan el Atraş, Ferid el Atraş, Samiye Cemal, Behiye Şıkşık gibi Mısır’ın ünlü ses sanatçılarının başrol oynadığı acılı aşk filmleri Ortadoğu’da ve Türkiye’de de fanatik hayranlar kitlesi oluşturmuştu.
Arapça rahatsızlığı
Muhammed Abdülvahab’ın başrolünü oynadığı ve kendi bestelerini okuduğu Aşkın Gözyaşları (Damua’l Hubb) adlı film, Kasım 1938 tarihinde İstanbul’da gösterime girdiğinde, İstanbul’da yer yerinden oynamıştı. Film hasılat rekorları kırmış, halk geceden bilet kuyruklarına girmiş, kuyruklar caddelere taşmıştı. Daha sonra Hafız Burhan’ın filmdeki besteleri Türkçe sözlerle okuduğu plak satış rekorları kıracaktı. Ancak, halkın büyük teveccüh gösterdiği bu filmler, kısa sürede Batılılaşmayı hedefleyen yöneticilerin hiç de hoşuna gitmedi elbette. Bir kere, 23 Haziran 1939’da, nüfusunun çoğunluğunu Arapça konuşanların oluşturduğu eski Fransız Mandası Sancak, Hatay adıyla anavatana katılmıştı. Bölge halkını Türkiye’ye bağlamak için, “siz aslında Arap değilsiniz, anadiliniz olan Türkçeyi unutmuş Türklersiniz” şeklinde telkinde bulunan hükümet çevreleri, filmlerde Arapça kullanımından rahatsızdılar. Dahası, filmlerde fesli, sarıklı, çarşaflı insan görüntüleri, 1925’ten beri hayata geçirilmeye çalışılan kıyafet inkılâbıyla açıkça çelişiyordu. Türkiye’de 1928’den beri Latin alfabesi kullanılırken, filmlerde Arap alfabesi kullanılıyordu. Türkiye’de 1932’den beri Türkçe ezan okunurken filmlerde Arapça okunuyordu. Türkiye’de, 1934’ten beri Atatürk’ün ‘Türk halkının şen fıtratına uymadığı’ düşünülen alaturka musiki radyolarda çalınmıyordu, ama bu filmlerde, alaturkaya rahmet okutacak tarzda ağdalı bir Arap müziği halkın müzik terbiyesini bozuyordu.
Dil sıkıyönetimi
1942’de CHP’nin talebi üzerine İçişleri Bakanlığı, Mısır filmlerindeki şarkılara ya Türkçe sözler yazıldı, ya da Arapça şarkıların yerine Türkçe besteler konmaya başladı. Türkiye’de duygusal arabesk şarkı ilk kez bu yıllarda Haydar Tatlıyay tarafından seslendirildi. Ancak bu işe soyunan seçkin sanatçılar da vardı. Örneğin Saadettin Kaynak, 1940-1950 arasında 85 Mısır filminin müziklerini Türk formlarında bestelemiş, bunlara Vecdi Bingöl söz yazmış, Müzeyyen Senar, Tahsin Karakuş ve Münir Nureddin gibi büyük ustalar seslendirmişti.
Bazı kaynaklar, Arap filmlerinden duyulan rahatsızlığın giderek arttığını ve 1948’de Mısır’dan film ithalatının tamamen yasaklandığını yazarsa da, bu tarihten sonra da Mısır filmlerinden söz eden gazete haberlerinin olması, yasağın ya tam uygulanmadığını, ya da aslında yasaklama olmadığını düşündürüyor. Zaten hükümet ne düşünürse düşünsün, iş işten geçmiş, halk kulağını Kahire Radyosu’ndan ayırmaz olmuştu. Ortadoğu’ya gidip gelen kamyon şoförlerinin de katkısıyla halkın ‘Arap tarzı müziğe’ yakınlaşması hızlanmış, Abdullah Yüce ve Hafız Burhan (Sesiyılmaz) gibi arabesk sanatçılarının plakları satış rekorları kırmaya başlamıştı.
Marshall yardımları
Arabesk müziğin tutulmasında kültürel yakınlık dışında sosyo-ekonomik faktörler de vardı elbette. 1950’li yıllar Türkiye’nin nüfusunun hızla arttığı, ABD’nin 1947’de yürürlüğe koyduğu Marshall Planı destekli modernleşmenin hızlandığı yıllardı. Bir fikir vermesi için sadece tarımdan bir örnek vermek gerekirse, İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde 1800 civarında traktör varken, bu sayı, 1956 yılında 44 bine, 1970’lerde 100 bine çıkmıştı. Nüfusun artmasıyla, kırsal kesimde makineleşmenin üst üste düşmesi demek, kırsal kesimin çözülmesi demekti. Kırsal kesimin çözülmesi demek, iş bulma umuduyla, yoksul halk kesimlerinin büyük şehirlere göç etmesi demekti.
Yazının devamını okumak için tıklayın.