Pazartesi , Haziran 27 2016
Anasayfa / Manşet / Boğucu bir hava
Boğucu bir hava

Boğucu bir hava

Murat Belge | TÜRKİYE’NİN HALLERİ

 

Türkiye’nin siyasi havası son derece boğucu. Bir şeyin kötü olduğunu düşünüyor ve yazıyorsanız, ertesi gün o bir şey iki şey oluyor, üç şey oluyor… Onun için de insanın herhangi bir şey yazası gelmiyor.

Siyaset dışı konular düşünmeli, diye düşünüyorum da, o da zor. Çünkü boğucu falan, ama sonunda önemli işler oluyor. Ülke gerçekten önemli badirelerden geçiyor.

Gözümüzü Türkiye’nin dışına çevirip “Dünyada neler oluyor?” diye baktığımızda, burada olanlardan daha keyifli olaylar gördüğümüzü söylemek de mümkün değil. Başta bulunduğumuz bölge, Ortadoğu. Daha doğrusu, “radikal İslâm” mı diyeceğiz, ne diyeceğiz, onun uzandığı her yer. Taliban Pakistan’da okula saldırıyor, 22 ölü; ya da IŞİD Paris’e saldırıyor, şu kadar ölü de orada. İnsanlar sinek gibi öldürülüyor ve bu tür eylemler için birinci hedef artık nicelik. Elli altmış insandan az götüren eyleme “eylem” denmiyor artık. Bir gün Avrupa’dan geliyor kıyım haberi, ertesi gün Afrika’dan, derken Sultanahmet’ten; böyle sürüp gidiyor. İnsanlar sinek gibi öldürülüyorken bir de bakıyorsun bir manastırı dinamitlerle uçuruyorlar.

Medeniyetler Savaşı” diye adlandırmıştı birileri. Burada “ler” çoğul ekiyle anılacak “medeniyetler” mi savaşıyor, yoksa her türlü medeniyete düşman bir varlık ve onun eylemleri mi sözkonusu?

Medeniyete düşman varlık”, her neyse, “Batı medeniyeti”ne saldırıyor.

Batı medeniyeti”ni savunmak üzere ortaya atılanlardan biri de Donald Trump. Ya da Palin. Ya da Le Pen. Bu “medeniyet”in içinde olup bitenlere, söylenen sözlere baktığınızda, ötekinden daha az kasvetli bir manzara görmüyorsunuz. Dinamitle manastır uçuranların “medeniyet adına” davranmak gibi bir iddiaları yok, hiç değilse. Ya da vahşetin en yoğun bir biçimde çöktüğü Ortadoğu’da “Batı medeniyetinin temsilcisi” olarak kabul edilen İsrail’e, İsrail’in bugünkü siyasi önder kadrolarına bakalım. Neyse, bakmasak daha iyi galiba.

Peki, ya Avrupa Birliği’nde ne oluyor?

Avrupa Birliği, Merkel ve Sarkozy gibi üstün önderlerin önderliğinde, Türkiye’yi reddetti (resmen değil ama fiilen). Türkiye’de bugünkü duruma baktıklarında, “Ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıktı” diyorlardır herhalde. Buna da doğrusu itiraz edecek halimiz yok –mal meydanda.

Ama işlerin buraya gelebilmesinde o dışlamanın da bir payı olduğunu savunabiliriz.

Geçelim bunu, çünkü sonuç olarak bir spekülasyon.

Ne var ki, bugün Avrupa’da, Merkel ve Sarkozy gibi üstün önderlerin “Bir an önce kabul edelim, bu iş bitsin” diye kollarını açtıkları Macaristan ve Polonya gibi ülkelerden ileri gelen sorunlara karşı ne yapmak gerektiği tartışılıyor (buna bazı bakımlardan farklı, ama sonuçta gene sorun olan Yunanistan’ı da eklemek mümkün). AB dışında tutulan Türkiye’de anti-demokratik yönsemler nasıl günden güne çoğalıyor ve yayılıyorsa, Avrupa Birliği içinde benzer bir gidişi Macaristan başlatmıştı. Şimdi onun yanına Polonya da eklendi.

Avrupa Birliği “ortak pazar” diye başlamıştı işine. Sonra “Ekonomik Topluluk” oldu. Nihayet bu “ekonomi” lafını kaldırdı. Adını “Avrupa Birliği” olarak değiştirirken, birtakım değerler ve ilkeleri benimsemeyi taahhüt etti. “Ortak” olunacaksa, “pazar”da değil, bu “değer”lerde ortak olunacaktı.

Taahhüt” tutuldu mu?

Avrupa Birliği’nde işler parlak yürümüyor –ekonomide de, siyasette de. Bunun geçici bir durum olmasını umuyorum.

Velhasıl bugünkü dünyada nereye baksak, bir pırıltı, bir ışıltı görünmüyor.

İkinci Dünya Savaşı yaklaşırken Macaristan’da Horthy’nin, Polonya’da Pilsudski’nin (ölümü 1935) yönetimleri vardı. Bizde de Kaya gibi “tek-parti” rejimi. Yaklaşık yüz yıl sonra değişen fazla bir şey yok.

Ne zormuş demokrat olmak!