yine o şarkıya döndük!
yine kırk yaş yokuşlarının,
elli yaş yıkıntılarının,
o soğuk izbelerin, arka sokakların
kalender şarkısına,
kedernâk şarkısına...
ben genizden çığırdıkça onu,
yonttukça içimdeki taşı onunla,
saçıp savurdukça ruhumdaki renkleri,
benekleri - rüzgâra, toprağa ya da kâğıda,
gün be gün dikenlerim de dökülecek,
dikenlerim de, kabuklarım da...
ve yalınlaşacağım, umudum bu,
saydamlaşacağım,
yakınlaşacağım göğe
belki bir adam boyu,
belki bir karış, belki bir ok atımı...
yüreğimin gücü artık neye yeterse.
ama işte, kabukların altından
ne çıkacak, bilmiyoruz,
ne çıkacak, insan mı, cin mi,
kurt mu, böcek mi, küf mü, kepek mi,
bir avuç toz mu yoksa,
bir avuç toz mu, hepsi, hepsi?
devam et düşünmeye,
devam et arınmaya dökünmeye,
ne çıkacak, ne çıkacak, de?
bunu tekrarla kendine,
yer mi, gök mü,
balçık mı, bulut mu, ne?
bir türkü mü, rüzgâra fısıldanmış,
upuzun bir yol türküsü mü?
bir şiir mi yoksa,
adamın içini, dışını, geçmişini, geleceğini
tepeleme dolduran bir şiir mi,
bir şiir ki, caz olmaya hevesli?
bir sabah tulu rengi
bir gürültü, patırtıyla saçılıp
dağın öteki tarafından,
bütün ölüleri mezarından kaldıran
sıkı bir caz düeti belki,
İsrafil’le yapılmış?
bilmiyoruz ama, bilmiyoruz
ne çıkacak kabukların altından,
ne çıkacak, ne çıkacak, ne,
dökmeden bilmiyoruz,
dökmeden kabukları ve dikenleri,
kimse bilmiyor bunu, kimse!
yahut herkes biliyor belki,
herkes biliyor bilmesine,
ama kimse söylemiyor,
söylemek istemiyor bana,
bu, biraz şiir, biraz caz tadı veren
kabuklu, dikenli teranelerin hatırına.
Yazının devamını okumak için tıklayın.