İnsanın geçmişi bazen nasıl da hiç beklenmedik bir anda, baskın yaparcasına karşısına çıkıverir. Hazırlıksız yakalanılınca, hele o geçmişi bırakıldığı yerden alıp yeniden gözden geçirmek gibi bir arzunuz da yoksa, sadmeyi atlatmak kolay olmaz. Dengeyi bulmak zaman alır. Çoktan kapandığı sanılan hesaplar, bir hayata damgasını vurmuş anlar, bastırılmış anılar, bir kenara atılmış ancak aslında hiç cevaplanmamış sorular sökün ediverir. Kaçmak mümkün değildir, bir şekilde yüzleşmek gerekecektir.
Gerçi neyi ne kadar ve ne ölçüde doğru hatırlayacağınızı, hafızanızın ne ölçüde sadakatle davranacağını da bilemezsiniz. Ondan değil midir zaten yıllar sonra karşılaşan dostların, sevgililerin hatta düşmanların aynı olayı hep farklı hatırlamaları, ortak paydalı kişisel tarihleri kendi açılarından yazmaları.
Geçmişin başınıza üşüşmesi herhangi bir yerden yükselen bildik bir şarkı, bir reklam afişindeki yüz, bir romanda karşılaşılan bir söz ya da cümle, bir şiir dizesi, film sahnesi, umulmadık bir yerde karşılaşılan tanıdığınız ya da tanıdığınız kişiyi size anımsatan birisinin tetiklemesi sonucunda gerçekleşebilir. Ya da Proust’un kahramanı Marcel gibi bir çikolata ısırarak çocukluğunuzda hep erken saatlerde yattığınızı anımsayarak başlarsınız bir hayatın, bir arayışın ve bir dönemin öyküsünü yazmaya.
Ya da bir koku sizi sürükler götürür. Bir yemeğin, bir yerin, bir parfümün ya da bir tenin kokusu. Hep bir yerlerinizde sakladığınız, bilmeseniz bile sizinle yolculuk eden, bir tenden sizde kalan, ille de güzel olmaları gerekmeyen, tanıdık kokular.
Kate Winslet’in en iyi kadın oyuncu dalında Oscar ödülünü kazandığı
Okuyucu/The Reader filminde hapishanede eski âşıkların karşılaştığı sahnenin Bernhard Schlink’in romanındaki vurgusu da tenin kokuları üzerinedir.
(Filmi görmemiş ya da romanı okumamış olanlar için anlatayım.15 yaşındayken 36 yaşındaki Hanna Schmitz adlı tramvay biletçisiyle ilişkisi olan, sevişmeden önce veya sonra sevgilisine edebiyat dersi kitaplarını okuyan Michael Berg hukuk fakültesindeyken izlediği, toplama kamplarında görev yapmış dört kadının aleyhinde açılmış davada eski, ve galiba da tek aşkının kimliğini öğrenir ve okuma yazma bilmediğini anlar. Hanna okuma yazma bilmediğini gizlemek uğruna savaş sırasında ve Michael ile birlikte olduğu dönemde kariyer fırsatlarını teptiği gibi, mahkeme sırasında da bu sırrı açığa çıkmasın diye mahkemedeki suçlamayı tek başına yüklenir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.