
Beşiktaş derbide kadro kalitesinden kaynaklanan farkı nadiren ortaya koyabildiği maçlardan birini oynadı. İlk dakikalarda yediği baskı ve şanssız gol sanki bütünüyle bir özgüven eksikliğinin tezahürüydü; Quaresma’nın arkasında yıprana yıprana kırmızı kartın eşiğine gelen Ekrem’in muazzam golüyle ve Guti’nin kumandasında orta sahada top çevirme becerisiyle maça geri döndü, özgüvenini pekiştirdi ve maçın mutlak hâkimi oldu. 2-1’i yakaladı. Üçüncüyü inatla atamadı. Herşey lehine giderken bir anda, fol yok, yumurta yokken hem skor avantajından, hem sayısal dengeden sırt çevirdi. Topsuz alanda bir penaltı ve kırmızı kart... Maç 4–2 Fenerbahçe lehine bitti.
Fenerbahçe’nin üstünlük kuramadığı bazı derbileri böyle spektaküler skorlarla kazandığı vâkidir. Geçtiğimiz haftaki söylemden devamla; zirve elitinin Fenerbahçe unsuru bu haftayı da oynadığı topla değil, aldığı skorla kâr hanesine yazdı.
Ama burada özel bir paragraf olmak zorunda: Sonuçta, kendi ne sakarlıklar yaparsa yapsın, karşınızda sizi yenmeye koşullu bir rakip var. Alex, o rakibin zaaflarını tesbit etmek ve üstüne gitmek konusundaki sezgisel becerisini, fiziksel yeterliliğiyle birleştirebildiğinde müthiş bir silah haline geliyor. Önceki günkü maçı rahatça almaya doğru giden Beşiktaş Ferrari’nin ihanetine rağmen, Alex diye bir varlık olmasa, istediği skoru alabilirdi.
Bursaspor haftalardır alarm veriyordu ama herhalde Gaziantepspor maçından kendi evlerinde 4-1’lik bir yenilgiyle çıkacaklarını tahmin edemezdik. Bu 4-1, maçı görmeyende şu hissi uyandırır: Bursa maçı almak için yüklendikçe geride boşluklar verdi ve Gaziantep bu boşlukları değerlendirdi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.