BERLIN Bu köşede yazmaya başlamadan önce Yasemin Çongar bana özellikle tembih etmişti:
“Köşe yazmaya başlayan herkes, bir süre sonra Türkiye hakkında ahkâm kesmeye başlıyor. Senden bunu değil, Amerika’daki havayı bize anlatmanı istiyoruz.”
İyi, güzel de, hep Amerika’daki havayı yazarken, Türkiye’de insanların nelerle uğraştığını da izleyince, insan kendine “ben acaba ayda mı yaşıyorum” diye sormadan edemiyor.
İşte herhalde o anlarda her yazarın eli, “ne olacak Türkiye’nin hali” türü yazılara gidiyor.
Ben buna daha cesaret edemiyorum.
Ama iki hafta Avrupa’da olmanın ve buranın havasını koklamanın verdiği cesaretle, bugün AB’den, Türkiye’nin AB’yi anlamakta zorlanmasından söz etmek istiyorum.
* * *
Avrupa Parlamentosu seçimlerinin eşiğindeki Avrupa ülkelerinde Türkiye bu kez belki seçim kampanyasının en önemli malzemesi değil.
Ama yine de sık sık adının anıldığını duymak mümkün.
Bu vesileyle özellikle Fransız ve Alman politikacılar, “Türkiye üye olamaz. İmtiyazlı ortak olmalı” teranesine sarıldı.
Almanya’da eylül ayında genel seçim yapılacağından, bu lafların o tarihe kadar en az bu seviyede devam etmesini beklemek lazım.
Bu konuşmaların, Türkiye’de de kafa karıştırdığını ve kimilerinin bunu AB karşıtı duyguları kaşımakta kullandıklarını görmek mümkün.
“Nedir bu imtiyazlı ortaklık” diye soranlardan, “reform yaptık da ne oldu, bir şeye yaradığı mı var?” şeklinde umutsuzluk yayanlara kadar her şey var.
Tabii, Türkiye’de yıllardır “marjinal” olarak adlandırılan insanlarla konuştuğunuzda, onların reformların bu kadarının bile ne kadar yararlı olduğunu söylediğine de tanık oluyorsunuz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.