Dünyanın petrol rezervlerinin yüzde 10’una sahip olan bir ülkenin vatandaşısınız; bir sabah benzin istasyonuna giriyorsunuz pompacı size karne soruyor, ne yaparsınız? İlkönce şaşkınlık sonra da politik bir öfke duyarsınız değil mi? İranlılar da geçen yıl öyle yaptı.
İran Petrol Bakanlığı geçen yıl hesap dışı artan benzin tüketimini öngörülen düzeye indirmek için çareyi karne uygulamasında bulmuştu. Özel araçlara benzini kısıtlayan yönetim, aynı tarihlerde bütün petrol ürünlerine yüzde 25 de zam yapmıştı.
Amerikan saldırısı ve ambargo dahil her şeyi göze alan ve son 40 yıldır görmediği savaş, çekmediği sıkıntı kalmayan İran halkı yeter diyerek ayaklanmış, benzin istasyonlarını ateşe vermişti. O günden bu yana İran’da pek iç politik karışıklık olmadı. Ahmedinecad’ın İsrail ve Amerikan karşıtı dinci-ulusalcı politik çizgisi birçok sorunun üstünü örtüyor.
İran dünya genelinde dördüncü, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) içinde ise ikinci büyük petrol üreticisi konumunda. Ama kullandığı benzinin yüzde 40’ını ithal ediyor. Çünkü yeterli rafinerisi yok.
İran petrol fiyatları artınca büyümesi de artan bir ülke. Ancak yükselen petrol gelirleri ortalama yüzde beş-altı civarında bir büyümeye yol açınca benzin tüketimi ve talebi de artıyor.
İran’ın petrol sorunları burada bitmiyor: Şu andaki mevcut kuyular giderek azalan oranda üretim yapıyor. Çünkü yeni teknoloji ülkeye girmiyor ve bu çerçevede yatırım yapılamıyor. Yani “çağdışı” azalan verimler yasası İran’da hâlâ işliyor. İran’ın petrol çıkartma verimliliği yüzde 25’lerde. Bu içler acısı bir durum.
Ama İran, halkına hiçbir yararı olmayacak nükleer teknolojiyi geliştirmek için bütün kaynaklarını seferber etmiş durumda. Bunun için tüm enerjisini ve parasını harcıyor.
Ayrıca silahlanma da İran’ın kaynaklarını tüketiyor. İran’ın petrol gelirleri, nükleer enerji ve silahlanma politikası çerçevesinde Rusya’ya, Çin’e, silah ve petrol şirketlerine gidiyor. Onlar da İran’ın paralarıyla yeniden dolar ve Amerikan tahvili alıp, Amerika’nın açıklarını finanse ediyorlar. Bush’a dayılanıyor sandığınız Ahmedinecad aslında neo-con iktidarın bir numaralı “objektif” destekçisi.
İran’ın tüm rafineri kapasitesi 1979 öncesi kurulan dokuz rafineri; bunların teknolojileri ise “Allahlık”.
Peki, İran ne yapsın? Amerikan tehditlerine boyun eğip “her şeyimiz sizin, gelin istediğinizi alın, istemediğinizi bize bırakın, nükleer teknoloji de olacaksa sizin denetiminizde olsun mu desin; yoksa inadım inat, bu halk sefalet de çeker, yokluk da, kapıyoruz kapılarımızı oturuyoruz. Gerekirse ham petrol satmayız, büyümeyiz de, böylece işlenmiş petrol ürünlerine de ihtiyacımız olmaz, öyle yaşar gideriz” diye aç açına efelenip dursun mu?
Bu sorunun yanıtı 21. yüzyılın anahtarı aslında. Şimdi Ahmedinecad Türkiye’de; bu sorunun cevabını arıyor. Ahmedinecad kararını vermiş; kendisini var eden dinî çizgiden taviz vermeyecek ama “ulusal” içe kapalı bir kalkınmanın mümkün olmayacağını biliyor. Bunun için Türkiye üzerinden İran’ı dışa açacak. Bunu beceremezse zaten seneye yok.
Bu ziyaret her ne kadar Amerikan gözetiminde ve denetiminde oluyorsa da Ortadoğu’nun ve İran’ın geleceği açısından çok önemli stratejik bir adımı temsil ediyor.
İran’ın Türkiye’yle ilişkilerini geliştirmesi dolaylı olarak AB ve ABD’yle yeni bir döneme adım atması anlamına da gelecek.
Ortadoğu, Kafkaslar ve Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hinterland önümüzdeki yıllarda hem pazar hem de enerji geçişleri olarak yeni sermaye birikiminin öncüsü olacak. Kafkaslar’daki savaşla birlikte gelen yeni yapılanma ve Ortadoğu oluşumu önümüzdeki günlerin belirleyici dinamiği.
Şimdi, bu açıdan İran sanıldığı gibi artık sorun değil. Sorun İsrail. İsrail, Ahmedinecad’ın ziyaretinden rahatsız; The Jerusalem Post’ta çıkan bir makale İsrail’in önümüzdeki günlerde herkes için nasıl bir bela olacağını gösteriyor. Tam bir “Ergenekon” terör örgütü ağzıyla yazılmış makalede Türkiye ile İran’ın artan ticari ve ekonomik işbirliğinden şikâyet ediliyor. Türkiye geçen yıl İran’la petrol sahalarını geliştirme amaçlı 3,5 milyar dolarlık anlaşma imzalamış; bu anlaşma makalede bir savaş suçu gibi anlatılıyor. Buradan şu sonuç çıkıyor ki; barışa ve demokrasiye, artık yalnızca militarist bir ulus-devlet üzerinden iktidarlarını sürdürmeye kalkan ve halklarını da ulus-devletin dikenli telleri içinde tutmaya çalışan milliyetçi yönetimler direnecek. Her şeye rağmen İran bölge ve insanlık için tehlike değil; ama İsrail tehlike.
Türkiye’de darbe ve kanla iktidar olmaya çalışan güçlerle İsrail’in şahinleri arasında hiçbir fark yok.