Yunanistan’da olan olaylar küresel krizin, hiç şüphesiz, yeni bir aşamasıdır. Bu kalkışmaya kadar herkes herhalde kriz manzarası olarak, başını ellerinin arasına almış borsacıları, işlerinden çıkarılmış bankacıları, sarı sendikalardan umudunu kesmiş otomotiv sektörü işçilerini göreceğini zannediyordu. Ama işte krizin asıl manzarası budur. Küresel emperyal yönetimin maddi işleyişini en iyi anlatan düşünürlerden olan Foucault “polis demek her şey demektir” der. Polis, yasama, devletin ekonomik gücünü temsil eden kurumlar ve ordu ile birlikte hem o anki statükoyu temsil eder hem de onu, maddi bir güç olarak, korur. Bu yüzden Yunanistan’da başlayan ayaklanmada polis kurşunuyla ölen genç çok şeyi anlatmaktadır.
O son krizin vurduğu “herkestir” aslında. Detroit’deki otomotiv işçileri, Berlin’deki beyaz yakalılar, Gebze’deki metal işçisi, dünyanın her herhangi bir yerinde işletmesini kapatan çaresiz adam; ama kriz mağduru herkes. Yunanistan’da olan biteni açıklamaya çalışan –sol ve sağ taraftan- herkes iki şeye vurgu yapıyor: Birincisi –ki bu; Karamanlis hükümetinin ve sağın resmî görüşü- bu olayları çıkartanlar yağmacı ve fırsatçı gençler; bunları PASOK ve onun solundaki radikaller kullanıyor. İkinci –vurgu- görüş ise geleneksel soldan geliyor ve bunlar da Yunanistan’ın faşizme karşı direniş geleneğini hatırlatıyorlar. Yalnız bu direniş geleneğine vurgu yapan eski “solcuların” çoğu bu gençlerin birdenbire nereden çıktığına akıl sır erdirmiş değil. Kendi partilerinden ya da örgütlerinden olmayan bu çocukları tıpkı iktidar partisi gibi başıboş, şiddet meraklısı lümpenler olarak nitelendiriyorlar.
Oysa olan biten, ne birkaç yüz yağmacı gencin muhalefet tarafından kullanılması ne de o anlı şanlı Yunan direniş geleneğinin hortlaması.
Yazının devamını okumak için tıklayın.