Hayli eğlenceli ve öğretici bir hafta geçirdik; bunu kimse inkâr edemez. Önümüzde yeni anayasa tartışmalarıyla örülü bir seçim dönemi var. Türkiye’de iktidar partisinin hem muhalefet hem de iktidar olmaya çalıştığı bir dönemi geride bırakıyoruz. Öyle gözüküyor ki 2011 seçimleri, parlamenter iktidarla devlet arasındaki açığı daha da kapatacak bir sonuç üretecek. Öyle gözüküyor ki, 2011 seçimleri ile işbaşına gelecek iktidar, Türkiye’de –şu anki hükümet dâhil- bütün seçimle gelen iktidarlardan farklı bir iktidar olacak.
Türkiye bu dönemde yalnızca, yeni bir anayasayı oluşturmayacak; bu anayasa, baskıcı rejimin bir asrı geçen bir sürede ürettiği tüm kurumları yeniden biçimlendirecek bir temel olacağı için aynı zamanda bir başlangıç –sıfır- noktası da olacak ve bu dönemde Türkiye, içinde bulunduğu büyük hinterlandı yeniden biçimlendirecek büyük bir merkez olarak –adeta- yeniden doğacak. Şimdi hem şimdiye kadar olan tüm gelişmeleri hem de bundan sonra olacakları bu cümleden olmak üzere okuyabiliriz.
Bu hafta “ana muhalefet” partisinde olan biteni Türkiye’nin demokratikleşmesinde önemli bir dönemeç olarak okuyan ve Kılıçdaroğlu ekibinin yargı desteği ile Sav hizbini tasfiye etmesini demokratik bir muhalefet hatta iktidar olanağı olarak gören dostlar var. Ben tam aksini düşüyorum.
Sav hizbi, tarihsel olarak darbeci-jakoben geleneği temsil eder. Bu ekip, şimdiye değin, CHP’nin ana ideolojik harcını oluşturmuş, sol (Blankist) ve sağ (Frankocu) darbeci akımları Kemalizm çatısında birleştirmiştir. Sav hizbinin temel ideolojisini, sol tarafta Fransız Blanqui’nin (Blanki) görüşleri oluşturur. Jakoben anlayışa hayat veren Louis Aguste Blanqui (1805-1881) –Blanki’nin öldüğü tarihe dikkat!- bir ayaklanma, komplo teorisyeni idi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.