Artık 21. yüzyılı tartışmaya başlayabiliriz. Bütün bu yaşadıklarımız elimizdeki kavramları yeniden sorgulanmasını ve tanımlanmasını gerektiriyor. Bu tarihi süreç, küreselleşmenin neoliberal politik düzlemde olamayacağını ortaya çıkardı. Şimdi, en azından, elimizde bu var; ama bu da çok önemli bir olgu. Ulus-devletin şu an elimizin altındaki tüm yapıları ve uzlaşıları artık daha hızlı eriyecek. Yönetici devlet partileri, işveren sendikacılığı, kapitalist birliklere ve korporatist meslek örgütlerine dayalı siyasi temsil müessesi bu krizle birlikte bitiş sürecine girdi. Bu siyasi yapının tasfiye edilmesi, şüphesiz, ulusal ekonomilerin tam istihdam, istikrar, ekonomik büyüme ve sürdürülebilir ödemeler dengesi gibi resmi ulusal hedefleri artık yakalamalarının imkânsız hale gelmesiyle hızlanacak. Şimdi Amerikan ekonomisi nasıl varlıklarını naylon kâğıtlarla şişiren finans yapılarını tasfiye ediyorsa, çok yakın bir gelecekte, kapitalizmin başına bela olmaya başlayan ulusal ekonomiler de tasfiye edilecek. Bu gelişmenin siyasi sonuçları çok önemli. Geçen yazımızda ulus-devlet yapılanmasına bağlı olarak oluşturulan siyasi partilerin toplumsal ilişki çerçevesinden çıkarak hızla “şeyleşeceğini” söylemiştik. Bugün bunun işaretlerini görüyoruz; örneğin Avrupa’daki geleneksel sağ ve sol partiler kendilerine, döneme uygun, bir politik hat oluşturamıyorlar. Ve bu anlamda geleneksel tabanlarını kaybediyorlar. Avusturya seçimlerinde ırkçı partinin Sosyal Demokratlardan sonra en yüksek oyu alması bu gelişmeyi anlatıyor. Geleneksel yapılar hızla toplumsal ilişkilerin dışına doğru savruluyor ve şeyleşiyor.
Bu durum Türkiye için de geçerli. Kitle desteği ne olursa olsun geleneksel sağ ya da sol anlatıları savunan, bu çıkışlarla politika yapmaya çalışan partilerin durumuna bakın. Hiçbirinin elle tutulur yanı yok. Bu yapılar, geçmişte savundukları ideoloji ne olursa olsun, hızla çözülmekte olan ulus-devlete tutunma zorunluluğu hissediyorlar. Çünkü kaderleri aynı. Ancak Türkiye’deki “sol” partilerin şu sıralardaki devletçiliği, hem bu konjoktürel durumdan hem de tarihsel nedenlerden dolayı çok daha belirgin ve militanca. Bu militanlık devlet adına-gönüllü- istihbaratçılığa-darbeciliğe kadar vardı.
Neoliberal uygulamaların çökmesi ve kurtarma operasyonlarının “devletleştirme” olarak algılanması da kafaları hayli karıştırıyor. Ama kapitalist devletin ta başından beri en büyük “piyasa” oyuncusu olduğu unutuluyor. Devlet iktidarı aynı zamanda ekonomik hegemonyanın tesisi aşamasını da içerir. O halde devleti yalnızca “zor ile kuşanmış” bekçi olarak görüp, bundan sonra da-kapitalizm kaldıkça- öyle olacağını sananlara bu son kriz iyi bir ders oldu.
Özünde toplumsal bir ilişki olan para-sermayenin dağılımı ve yönetimi hem liberal dönemde hem de tekelci devlet kapitalizmi döneminde devletin ekonomik hegemonyasından hiçbir zaman ayrı olmamış hatta bizatihi onun tarafından yönlendirilmiş ve yönetilmiştir.
Buradan şu sonuca varıyoruz ki; kapitalizmin işleyişi ta başından beri zaten devleti öngörür ve onsuz olamaz. Örneğin kamu (burada devlet anlamında) sektörünün, artı-değerin yeniden dağıtımında ve sermayenin temerküzünde önemli rol oynaması, diğer taraftan vergi, kredi ve teşvik mekanizmalarıyla devletin, sermayenin yönetimindeki etkinliği, kapitalizmin tarihindeki küçük bir dönem dışında, kapitalizmi ayakta tutan en önemli unsur olarak var olmuştur. Bunu şunun için yazıyorum: Fortis gibi bankaların devlet tarafından kurtarılması yeni bir şey değil. Devlet zaten hep bunun için var oldu.
Şimdi bu durumda, her kriz döneminde olduğu gibi, bir toplumsal ilişki biçimi olan sermayenin kendisi ve devlet dışında her şey hızla “şeyleşiyor” Yani hızla sahici bir toplumsal ilişki biçimi olmaktan çıkıp çürümeye başlıyor. Kapitalizm yeni döneme girerken bu döneme uygun kurumlarını ve yeni devlet yapılarını ortaya çıkaracak. Ulus-devlet biçimi ve onun siyasi-ekonomik kurumları ilkönce törpülenecek; sonra süreç içersinde yok olacak. Şimdilerde en çok rastlanılan şaşkınlık durumlarından biri de “Keynes ölmedi” bakın her şey devletleştiriliyor diye konuşulması. Neoliberal uzlaşı, bu krizle birlikte, bittiğinde yeniden ulus-devlet yapılarını inşa etmeye çalışan ve ulusal-hegemonik devlet üzerinden düzenleme yapan yeni bir Keynesci döneme girmeyeceğiz.
Ama bu yaklaşım artık berber koltuğu muhabbeti düzeyinden aşağıda bir indirgemeciliği içerse de, mutlaka yeni bir anlatı oluşturması gereken sol için hayli önleyici bir politik ideolojik set olarak karşımızda duruyor.
Sonuç olarak yeni bir dönem bu. En azından bunu görmek bile herkes için bir başlangıç.