Türkiye iktisat tarihini öğrenmek isteyenlerin, hangi dönemin ayrıntısına girmek isterlerse, o dönemin medyasının kimin elinde olduğuna ve ne yönde yayın yaptığına bakmaları gerekir. Bu anlamda bizdeki medya rekabeti aynı zamanda, egemenler arasındaki güç ve çıkar çatışmasıdır da. Ama Türkiye’de ilk defa bir Başbakan bir medya patronunun kendisine yasal olmayan bir “iş” teklif ettiğini açıklıyor. Demek ki bu “işler” şimdiye kadar başbakanlara teklif edildi ve oldu; İstanbul’un nasıl yağmalandığı, mesela Dolmabahçe Sarayı’nın arka bahçesine nasıl otel yapıldığı, gök kafes vb. bir sürü rezilliğin nasıl kotarıldığı şimdi daha iyi anlaşılıyor.
Türkiye’de basın şimdiye kadar devletin güdümünde ve egemenliğinde olmuş; devlet o anki sermaye biçimlenişine ve birikimine göre medya gücünü, onu istediği gibi kullanacak “özel” sahiplerine devretmiştir. Türkiye’de medya gücünün devletin denetiminden hızla çıktığı bir dönemdeyiz şimdi. Yani medya, göreli de olsa, Batı’daki gibi devletin doğrudan denetimi dışında var olmaya başladı. Böyle olunca devletin “egemen” ama “saygın” bilinen en önemli yönlendirme araçlarından biri boşa çıkmış oluyor. Şimdi bu aracı, devlet adına, ellerinde bulunduranlar bunun şaşkınlığı içinde. “Nasıl olur; şimdiye kadar böyle olmuştu, artık olmayacak mı yani”; diye birbirlerine soruyorlar. Aslında bu şaşkınlık, “biz devletin kendisiydik nasıl oldu da şimdi içerdeyiz” diye etraflarına bakınan Ergenekoncular’ın şaşkınlığı ile aynı düzeyde.
Bundan sonra Türkiye’de medyanın devletin güdümünde doğrudan bir yağma aracı olması devri kapanıyor. Bu aslında tek parti döneminden kalma bir gelenekti. Mesela o dönemde gazete sahipleri ve önemli yazarlar aynı zamanda milletvekili idi. CHP’nin 1936 tarihli nizamnamesinde partili gazeteciler ve tabii ki diğerleri şöyle talimatlandırılıyor: “Sahibi partili olan gazete ve mecmuaların yazıları ve parti azaların neşriyatı, parti prensipleri bakımından göz önünde tutulur. Partililer (gazeteciler) gazetelerinde iç ve dış siyasetin ana hatları ile yüksek devlet menfaatlerine aykırı düşen yazıları neşredemezler” Şimdi Türkiye’de devlet partisi deyince yalnız CHP’yi anlamamak lazım; uzunca bir süre en sağından en soluna kadar tüm partiler devlet partisi işlevi ve görevi görmüşlerdir. Böyle olunca tek parti zamanındaki CHP’nin Ulus gazetesinin yerini daha sonra hangi gazetenin ve grubun aldığı biliniyor. Dün, Yıldıray Oğur 6-7 Eylül olaylarını Hürriyet arşivlerinde tarayan bir yazı yazdı. Bugün bir devlet kışkırtması olan bu olaylar için o zaman devletin hangi gazeteyi kullandığı açık değil mi? İşte devletin medya gücü, sahip değiştirse bile yayın politikası hiçbir zaman değişmemiştir. Ulus’un yazarları ile şimdi o grubun amiral gemisi gazetesinin yazarları aslında aynı adamlardır. Bu Türkiye’de sermaye birikimi ve buna bağlı zenginliğin yaratılması açısından çok önemli bir noktadır.
Türkiye’de devlet ekonominin bir unsuru değil, kendisi olmuştur uzunca bir süre.
Bu anlamda devletin bir rant oluşturmaya ve bu rantı yeniden dağıtması için başından beri “esaslı” bir yönlendirme aracına –yani medyaya- ihtiyacı vardı.
Medyayı da içine alan bu devletçilik üç ayağa oturur. Denetleme, rant dağıtma ve enflasyoncu finans ayağı. Denetleme ve rant dağıtma ayakları Osmanlı’dan beri devam eden müesseselerdir. Yani devlet elitleri kendi çıkarları ve refahları doğrultusunda ilk önce kaynakları ve üretimi denetliyor-yönlendiriyor sonra da elde edilen artığı bir rant olarak paylaşıyordu. Bu açıdan Osmanlı-Cumhuriyet bürokrasisi aslında devamlılık arz eder. 1950’den sonra yeni bir kardeş gelir. Enflasyoncu finans. İşte bu rant ve yağma alanları; ticaret, sonra sanayi burjuvazisi, devlet bürokrasisi, yarı-feodal unsurlar arasında paylaşıldı.
Bu paylaşım, her dönemde, çok hızlı ve “yeni” sebepsiz zenginleşme unsurları yarattı. Bu sebepsiz zenginleşenler arasında medya gücünü elinde bulunduranlar her zaman ilk sırada yer almıştır. Çünkü hızlı şehirleşme ve arazi spekülasyonu, medyaya çöreklenen ve devlet bürokrasisiyle işbirliği yapan yağmacı burjuvaların her zaman ilk hedefiydi.
Doksanlı yıllarda ise bu yağmacı medya burjuvalarının hedefi banka sistemi olmuştur.
1989 tarihi, Türkiye’de mali serbestleşmenin miladıdır. Bu tarihten sonra Türkiye’de iki şeyin sahibi olmak önemli sayılmıştır. Birincisi banka sahibi olmak, ikincisi bir TV ve gazete sahibi olmak. Şimdi bu yapı çözülüyor. Birçok “şey” gibi.