Bush’la başlayalım; Bush yaptığı son “ulusa” sesleniş konuşmasında başlarına gelenleri özetledi: “Üretmeden borçlanarak harcadık.” Peki, üretselerdi bu sefer de ürettiklerini harcayamama gibi bir sorunları olmayacak mıydı? Bu neyi, ne kadar ürettiklerine ve kimin için ürettiklerine bağlı tabii. Ama şu gerçek ki, ABD ekonomisi dünyadaki sermaye birikiminin bir tezahürü/egemeni olarak kendisini var etmiştir. ABD, ikinci paylaşım savaşının bitiminden seksenli yılların başına değin bu konumunu devam ettirdi. İki önemli güce dayanarak devam ettirdi. Birincisi dolardı. Dolar, bir genel değişim aracı olarak ABD’ye hegemonyasının ekonomik gücünü taşıdı. İkincisi ABD savaş makinesi idi. Bu savaş makinesi konvansiyonel ve nükleer olmak üzere hem SSCB’ye karşı detandı devam ettirdi, hem de hegemonyanın zor ve baskıcı (siyasi) ayağını oluşturdu. Bu siyasi ayak ulusal-hegemonik devlet olarak kendisini ifade etti.
Hegemonik devlet ne yapar, nedir? Her şeyden önce hegemonik devlet ulusaldır. Kendi ulusal çıkarlarını öne alır ve bu çerçevede hareket eder. Ama onun ulusal çıkarları aynı anda kapitalizmin o andaki birikim sürecinin de sürdürücü dinamikleridir. Hegemonik devletin idare ettiği ve çıkarlarını koruduğu sermaye en ileri teknolojiyi üreten, en verimli olan sermayedir. O bulur, diğerleri uygular, tatbik eder. Dolayısıyla rantı da o toplar ve tespit ettiği hiyerarşiye göre de dağıtır. Hiyerarşik yapılanmada ona yakın olanlar en zenginden yoksula doğru sıralanırlar. En alttakilerin siyasal bağımsızlıkları vardır. Çünkü esas olan ulusal birlik ve bütünlüktür. Bundan dolayı –bütün bu tarih boyunca- sömürgecilik siyasi olmaktan çok ekonomik bir olgudur ve içseldir. Şimdiye kadar olan sermaye birikiminin çerçevesi buydu ve burada hegemonik ulus-devletlerin arkasında sıralanan “bağımsız” ulus-devletlerin önemi büyüktü. Şimdi ABD, hegemonyasını bu krizden sonra oluşacak yeni küresel yapılanmalarla paylaşacak. Bu çerçevede çok yakın zamanda karşımıza yeni bir Birleşmiş Milletler yapılanması çıkarken IMF, Dünya Bankası gibi Bretton-Woods kurumları yenilenecek. Ama bundan daha önemlisi ağızlarda çeyrek asırdır sakız olan küreselleşme kavramıyla artık gerçekten tanışacağız.
Bu gelişmenin ilk siyasi sonuçlarını zaten şimdilerde görüyoruz. Artık ulus-devlet yapılanmasına bağlı olarak oluşan siyasi partiler ulusal “şeylere” dönüşüyor. Bunun içinde herkes var. 20. yüzyılın başında Avrupa’da olanlar şimdilerde sanki tersinden tekrarlanıyor. O zaman sermaye birikimi gereği ulus-devletlerin ortaya çıkma süreci olgunlaşmak üzeriydi. Ve bu süreç, Marx’la birlikte gelişmekte olan enternasyonal işçi hareketinin üzerine basarak, ulus-devletlere dayanan kapitalizmi 20. yüzyılın başında gerçekleştirdi. Şimdi ise kapitalizmin ulus-devletleri eski ve çürük ama onların iki yüzyıllık aparatları ve artıkları yine de etraflarını çürütmeye devam ediyorlar.
1864-1871 arası Avrupa kaynaklı bir devrimin olanağı vardı; Paris Komünü yenilgisi çok şeyi değiştirdi. Ondan sonra dar kafalı ulusalcılık, sol adına sola hâkim oldu ve enternasyonal çözüldü. Paris Komünü yenilgiye uğradıktan sonra, devrimci hareketlerin ağırlık noktası Fransa’dan Almanya’ya kaydı. Bu, gecikmiş burjuva devrimini tamamlamak ve sömürgeci İngiltere’ye yetişmek için her türlü ulusal birlik gericiliğini işçi sınıfına da dayatan Alman monarşisi için iyi bir oyuncaktı ama enternasyonal için felaketti. Tıpkı bugünkü gibi o günde ulusalcı “sosyalistler”daha çok devrimci olduklarını söyleyip daha çok gericilik yapıyorlardı. Örneğin Bakuninciler ırkçı bir söylem geliştirip Marx’ın Museviliğini bir saldırı aracı olarak kullanıyorlardı. (Ne ilginç değil mi; bugünle bunun ne alakası var diyen var mı?) Bu söylem işçi sınıfının gelişmemiş unsurlarına, ulusalcı dar kafalılığa dayanıyordu. Zaten bu “solcu” Bakunincileri sağcı İngiliz sendikacıları desteklemeye başlamıştı bile. (Şimdi Türkiye’de ulusalcı “solu” faşist-sarı sendikalar desteklemiyor mu?) Yine bu söylem ikinci savaş öncesi Hitler’in “Nasyonal Sosyalizmi”ne ilham kaynağı olacaktı. Türkiye’de ise tersi(!) oldu. 12 Eylül faşizmi “solcu” Ergenekoncular yarattı.
Şimdi Türkiye’de başta “sol” siyasi partiler olmak üzere tüm ulusal yapılar ulusal “şeylere” dönüşüyor. Devam edeceğiz...