2009 yalnız kriz ve savaşla anılmayacak herhalde. Hem iktisatçıların hem de siyaset bilimcilerin bütün bildiklerini gözden geçirecekleri bir yıl olacak.
Türkiye’de “Ergenekon uydurma, sonuna kadar gidilmeyecek ki” diyenler “sonu” derken kendilerini kastetmiyorlardı herhalde. Bu işin artık sonu başı yok. Türkiye’nin önemli bir döneminin karanlık dehlizlerine ışık tutuluyor, bu dehlizlerde gezinen aktörler ortaya çıkıyor.
Bu meselenin öyle üç-beş tetikçi ve çeteyle sınırlı olmasını dileyenlerin dilekleri yerine gelmiyor. Zaten bu olamazdı; çünkü Türkiye leoparı kuyruğundan tuttu; o kuyruğu artık aklı olmayan bir toplum, ülke bırakır. Türkiye’nin, her şeye rağmen, o kadar aklı var. Birde şu “1” numara tartışmasını bıraksak; belli işte “1” numara konjonktüre göre değişen hiyerarşik bir müessese. Muhtemelen şimdi içeride ya da sorguda olanlardan biri ya da birkaçı çeşitli dönemlerde bu işlevi/görevi üstlenmiştir. Ama son dönemin ya da şu anın “1” numarası kim dersiniz; onu da Ergenekon’un ya da dünyadaki benzerlerinin örgütlenme şemasına bakarak çıkartabilirsiniz; çok basit. Burada önemli olan bu yapının bir çeteden ziyade toplumsal bir olgu olduğu gerçeğidir. Yani şu Ergenekon dediğimiz “şey” insanlardan ziyade müesseselerden ve o müesseseleri ortaya çıkaran dinamiklerden oluşuyor. Tıpkı Althusser’in (1970:48) ideolojisi gibi. Yaygın, maddi, içselleştirilmiş bir durum bu. Bundan dolayı hem “sol” hem de sağ. Bireyleri de kurumları da aynı seviyede ve oranda kapsıyor. Bu ideolojik durum ortaya çıktığı/çıkartıldığı anda tarihsel olanı –hem geçmişi hem de geleceği- içermediği için kapsamında, Ergenekon’da olduğu gibi, sağ da solda olabiliyor. İşte bu anlamda hem bu uğursuz teşkilatın içinde olanlar hem de içinde olanların başına gelenlere bakıp buna hayret eden, dolayısıyla üzülenler aynı –tarihsiz- ideolojinin kurbanı.
Yani basit bir anlatımla içinde bulundukları ve öznesi oldukları toplumun nereden gelip nereye gittiğinin farkında değiller. “Ya bu adamlar-kadınlar içinde çok iyi tarih, iktisat, siyaset bilimi bilenler var” demeyelim; tarihsiz –maddi- ideolojinin esiri olmak böyle bir şeydir. Yani ne demeli, çatlak olsa da, hiçbir felsefeci ve toplumbilimci, bundan dolayı, Althusser’i anmadan ideoloji kavramını anlatamaz.
Zaten faşizm dediğimiz olgu, yalnız devlet baskısı ve zulmü değildir. Devlet baskısı ya da bir azınlığın çoğunluk üzerindeki baskısı, –Ergenekonculardan birinin gözaltına alınırken dediği gibi-, diktatöryal bir durumu ya da eğilimi ifade eder. Ama faşizm yalnızca böyle bir diktatörlük değildir. Faşizm, tarihsiz, dondurulmuş “ideolojinin” esiri bireyler yaratarak iktidar olur ve ilkönce toplumsal bir olgudur. Bu anlamda faşizm –demagojik olarak- ideolojik bir zenginliktir de.
Çünkü o, “o an” iktidar olabilmek için toplumu dondurur ve “ o anki” geçerli ideolojilerden işine yarayanı alır. Bu anlamda bütün faşizm iktidarları hem sağ ideolojik formasyonlardan hem de sol ideolojik formasyonlardan çok şey almışlardır. Nazilerin kendilerine Nasyonal-Sosyalist demeleri tarihsel bir espri değildir. İşte bugün bizde de –hadi bırakalım nasyonal ana muhalefet partisini- solun önemli bir kısmının Ergenekon sürecindeki “ne oluyoruz; burada biz de olmayalım sakın” korkusu tam da budur.
Evet, ne yazık ki, burada siz de varsınız.
|