Artık Türkiye’nin şimdi ve bundan sonra en önemli sorununun işsizlik olduğunu biliyoruz. İşten çıkarmalar başladı ve artarak sürecek. Nihayet Merkez Bankası bu süreçte “fiyat istikrarının” en önemli hedef olmayacağını anlamış gözüküyor. Çarşamba günü alınan faiz indirme kararı cari para politikasından bir sapma sayılmasa da önümüzdeki dönemde, fiyat istikrarını tek hedef, hatta slogan olarak belirmemiş “resmî” anlayışta, en azından, bir kırılma noktası oluşturuyor.
1980 sonrası hızlanan küreselleşmenin anahtar kavramlarından birisi “sürdürülebilir büyüme” idi. Bu piyasalarda hızlı bir deregülasyonla birlikte yatırım yapılabilecek alanlarda öngörülebilirliği öne çıkartıyordu. Yani tüm meta fiyatlarının piyasa mekanizmasının geçerli olduğu her yerde eşitlenmesi, yeni küreselleşmenin olmazsa olmazı idi. Fiyat yükselişlerinden doğacak enflasyon rantının, ek kaynak aktarımlarıyla, denetim dışı yerli “zengin” (burada dikkat; burjuva değil, zengin) sınıflar yaratması yeni küreselleşme yürütücülerinin, bütün bu süreçte, en önemli korkusu olmuştur. Neoliberal anlayış, bunun için enflasyonist eğilimlerle mücadeleyi daima öne çıkarmıştır. Merkez Bankaları’nın bağımsızlığı bu temel hat üzerinde inşa edilmiştir. Aslında Merkez Bankaları’nın bağımsızlığı ilkesi, bizi bundan sonraki küreselleşmeye hazırlayan ve ulus-devlete dayanan sermaye birikiminden kıtasal sermaye birikimine geçişin en önemli adımıdır.
Enflasyoncu yeniden dağıtım mekanizmaları, Türkiye gibi ülkelerde yerli egemen sınıflar tarafından, bir gelir ve servet aktarımı mekanizması olarak kullanılmıştır. Ama bu süreç, tabii ki küreselleşmenin ikinci evresi diyebileceğimiz 1980 yılına kadar sürmüştür. Küreselleşmenin ilk evresi 19. yüzyılın başlarından 1914’e kadar olan süreçte ele alınabilir. Aslında 19. yüzyılı Kondratiev’in uzun dalgaları ile anlatırsak, 1800’lerin ilk yarısında serbest rekabetçi kapitalizm doruk noktasına varır. 1849-1873 arası daralma ve dünya ticaretinin yeni krizi, daha doğrusu dönüşümü yaratma dönemidir. Bu dönemde Marx, ne yapılırsa yapılsın krizin geri döndürülemeyeceğini ve sistemin kendi karşıtını yaratacağını söylemişti. Aslında kapitalizm, bu dönem sonrası hem küreselleşmeci dönemini bitirmiş hem de kendi karşıtına değil ama ulus-devletlere muhtaç olan bir parçalanma ve yeniden yapılanma dönemine girmiştir. 20. yüzyılın başı, sembolik olarak, yeni-tekelci bir kapitalizmin başlangıcıdır. Birinci savaşla birlikte genişleyen ve 1919’da en üst noktasına gelen kapitalist büyüme, 1929’da çökerek dördüncü Kondratiev dalgasını, yeni paylaşımı, Amerikan egemenliğini, yeni sömürgeciliği, silikon vadisini ve bugünü hazırlayan sınırsız finans sisteminin temellerini atmıştır.
Şimdi üçüncü ama gerçek anlamda küreselleşme dönemine girdik. Bu süreç yine tıpkı 1850’lerde olduğu gibi geri döndürülemez bir dinamiği içeriyor.
Şimdi burada herkes bu krizden çıkmanın yollarını kendince arıyor. Ama burada Giddens’ın deyimiyle bir “imal edilmiş belirsizlik” hali var. İmal edilmiş belirsizlik, çevre kirliliğini, yoksulluğu, kolektif şiddeti, militarizmi, demokratik hakların baskı altına alınmasını yeniden ve yeniden üretiyor.
1980’li yıllara kadar enflasyoncu yağma ve ulus-devlet faşizmleri bu belirsizlik halini devam ettirip, özellikle azgelişmiş ülkelerde, çarpık –geri- bir kapitalizmin egemenliğini sağladılar. 1980 dönüşümünden sonra ise hızla yayılan neoliberalizm, bu imal edilmiş belirsizlik halini güçlendirerek yoksulluğu ve militarizmi küreselleştirirken zehirli finans piyasalarıyla kendi sonunu hazırladı.
Şimdi Türkiye dâhil herkes bir çıkış yolu ararken krizi aşmak için kapitalizmin yarattığı bu “imal edilmiş belirsizlik” halinin bulutlarını dağıtmaya çalışıyor. Bu dünya için bir fırsat. Yeni küresel muhalif bir hareket şüphesiz buradan doğacak. Dünya neoliberal politikalar dışında yeni çıkış yollarını arıyor.
Kapitalizmin yürütücüleri çıkış için küresel bir uzlaşı yolunda. Yeni bir Bretton-Woods ve yeni bir para sistemi yolda. Ama aynı anda yoksulluğu ve çevre kirliliğini, militarizmi geriye itecek bir başka küresel uzlaşı da en alttan gelmek zorunda.
Örneğin Türkiye tarihinde ilk defa toplumsal uzlaşı ile oluşacak ve kendisini dünya üst-teknoloji ligine sıçratacak yeni bir ekonomik-sosyal programı konuşmaya başladı.
En “IMF ile anlaşamazsak olmazcılar” bile; “tamam IMF ile anlaşalım ama artık, işsizliği ve diğer sosyal sorunları öne çıkartan, bunlara çözüm bulan yeni bir programa da ihtiyaç var” diyorlar.
Ama bu, eskinin kirlenmiş, yüzyıldır dediklerini, yaptıklarını değiştirmemiş kurumlarıyla olmaz. Siyasi partilerden meslek örgütlerine, sendikalara kadar tümünün yenilenmesi gerekiyor.
|