Diyarbakır’da Demokratik Özerklik Çalıştayı’nın açılış konuşmasında Ahmet Türk, “Artık alternatif bir tarih yazmak gerekiyor” derken hem yeni bir demokrasi ihtiyacını ortaya koyuyordu hem de bu demokrasinin köklerinin bizim tarihimizde, bu topraklarda saklı olduğunu söylüyordu. Bundan böyle bugün yaşadığımız gibi birçok “fiili durum” yaşayacağız. Ancak bu fiili durumlar bize yeni bir dünyanın kapılarını açacak.
Sanıyorum artık Türkiye’nin, şu geldiğimiz aşamada, üç önemli dinamiği birlikte değerlendirmesinin zamanı geldi. Bu üç önemli dinamik, şu anda, Türkiye’nin yeni demokratik bir cumhuriyete adım atmasının tarihsel katalizörleri olarak işlev görüyorlar. Bunlardan birincisi tabii AB dinamiği (Burada AB dağılıyor, kriz falan demeyelim lütfen; yeter artık bu berber muhabbeti) ikincisi Kürt hareketi ve üçüncüsü Ortadoğu’yu da içine alan İslam...
Aslında haftanın son günü, Genelkurmay’ın da katıldığı “dil” tartışması bize Kürt hareketinden başlamak üzere, bu üç dinamiği ele alma fırsatını veriyor.
Dilin egemenliği aynı zamanda ulusal egemenliktir; dil, mutlakıyetçi ve patrimonyal devletten ulusal devlete geçişi politikleştiren ve meşrulaştıran çok önemli bir araçtır. Bu araç, aynı zamanda, İngiliz ve Fransız devrimlerinde görüldüğü gibi, modern egemenlik kavramını yani burjuvazinin rızaya dayalı diktatörlüğünün meşruiyetini sağlamıştır.
Bu meşruiyete dayalı her üniter ulus-devlet yapısı, özünde, diktatörlük demektir.
Rosa Luxemburg, Doğu Avrupalı bir göçmen olmasına rağmen, Polonya’nın “kendi kaderini belirleme” hakkına karşı çıkarken bunun gerekçesini ne kapitalist modernleşme eleştirisine ne de ulus örgütlenmesinin işçi sınıfını bölecek olmasına bağlıyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.