Türkiye “evet” ve “hayır” diye ikiye bölünmüş görünüyor, ama bütün o tartışmalarda ortak bir kelime var: demokrasi. Her iki taraf da, diğerinden daha fazla demokrasi istediğini söylüyor. Hele yeni CHP yönetiminden birini dinleseniz, yalnız Türkiye’de değil, dünyada demokratikleşememiş, geri kalmış ne kadar ülke, bölge varsa, orada başa bir demokrasi misyoneri gibi geçmesi gerektiğini düşünürsünüz. “İşçi sınıfının doğrudan yönetimi” falan gibi komün kalıplarını TV’lerde savunan CHP PM üyelerine bile rastladım. Aslında iyi bir şey bu. Demokrasi fukarası bu ülkede herkesin birdenbire demokrat kesilmesi, ellerini açarak yağmur duasına çıkmış gibi “demokrasi... demokrasi...” diye bağırmaya başlaması, önemli ve sevindirici bir gelişme. Sıkıyönetim, isyanları katliamla bastırma, her türlü yasağı yaygınlaştırıp kurumsallaştırmak için arkasındaki yargı gücünü harekete geçirme konularında şampiyon olan bir partinin böyle aniden demokrasi yönünde mutasyona uğraması çok daha sevindirici. Ama galiba, en azından temsilî demokrasinin günümüzde hangi şartlarda gerçekleşeceğini bilmemiz gerekiyor.
Temsil, ulus-devlette cumhuriyetin yönetsel ağırlığını “herkes” adına yönetici azınlığa teslim eder. Temsil, aynı zamanda, çokluğu dolaylı da olsa yönetime bağlar. Yani temsil, mekanizması doğru kurulursa ve devletin kurumları demokratikleşirse, çoğunluğun iradesini iktidara taşır. Bu yüzden, burjuva devrimleriyle oluşan ulus-devlet egemenleri, demokratik temsili hem istemiş hem de ondan korkmuştur. Temsil, onlar için, mutlak demokrasinin tehlikelerine karşı bir aşıydı. Ama bir yere kadar: Demokrasi mikrobunun çoğalması, cumhuriyeti tehlikeye atabilirdi. 18. yüzyılda burjuva devrimlerinin politik egemenliğini ve ideolojisini oluşturan birçok yazar, “demokrasi” yerine “cumhuriyetçilik” kavramını bu yüzden tercih etmişti.
Yazının devamını okumak için tıklayın.