Eylül yine geldi işte; hesaplaşma zamanı. İlk önce 6-7 Eylül 1955 sonra da 12 Eylül 1980. Türkiye tarihinde iki önemli dönemeç noktası. Bugünleri belirleyen, bugün konuştuğumuz birçok şeyin nedeni, kaynağı olan tarihler. Bu tarihlerden sonra bu topraklarda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Eylül, Türkiye’de hâlâ açık kanayan yaradır.
6-7 Eylül olayları bir devamdır: Yani 1915’in, 1942’nin devamı. 1955 6-7 Eylül olayları yukarıdan aşağıya, tek bir ırka dayanan bir ulus-devlet ve pazar yaratmanın en ayırt edici basamaklarından birisidir. Bu ideolojik-politik yaklaşım, Osmanlı’da ve Türkiye’de başından beri kendisini “ittihatçılık” örgütlenmesi ve anlayışıyla var etmiştir. Bu anlayışa ve buna bağlı örgütlenmelere bugün hem devlet içinde hem de devletin dışında sağ ve “sol” olarak rastlıyoruz. İttihatçılığın düşünsel arka planı –ama en sağından en soluna kadar- “millet-i hâkime”dir. Millet-i hâkime anlayışı, doğal olarak, diğerini millet-i mahkûme olarak görecektir. Bu aynı zamanda başından beri “resmî” bir inkâr politikasını gerekli kılar. Falih Rıfkı’nın şu sözü “millet-i hâkime”ye dayalı resmî inkâr politikasının en özlü ifadesidir. “Tarihe hakikat’in ne lüzumu var? Osmanlı tarihi, bu sebeple, bir yalan âlemi olmuştur. Yalan Şarkta ayıp değildir.” Bu anlayış Türkiye’de yalnızca inkârcı resmî politikanın temel düsturu olmamıştır; yaygın, geçerli bir resmî ideoloji hatta kültür olarak meşrulaşmış ve içselleşmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren siyasal yaşama damgasını vuracak olan asker-sivil bürokrasi, ayakta kalmasını sağlayacak zenginlik yaratıcı ortağını tabii ki kendisine benzer olandan seçecekti. Bunun için gayrı-Müslim ve Türk olmayan azınlığın mülksüzleştirilmesi bir devlet politikası olmuştur. İttihat-Terakki’nin, birçok açıdan, devamı sayılabilecek CHP’nin o zaman ki Azınlıklar Raporu bu anlayışı çok iyi ifade eder: “Anadolu’da Rum yok denecek kadar azdır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.